yeni bir yara açıyorum avuçlarıma. en sert dişin etime giriyor. hoşnutsun. bu iyi.
6 Temmuz 2015 Pazartesi
30 Mayıs 2015 Cumartesi
kimden kimden
insan / düşünür:
nasıl da yabancıyım sana dünya! sen kır kolumu, kanadımı; ben darbenin nereden geldiğini şaşırayım. nasıl da habersizim kendimden ve yaralarımın izlerinden... ne çok darbe yemişim... kimden? kimden? yok edilsin gözlerim, sağır olsun kulaklarım... gülüyorsun değil mi? belki fısıltın anlamadığım bir dilden bana:
nasıl da yabancıyım sana dünya! sen kır kolumu, kanadımı; ben darbenin nereden geldiğini şaşırayım. nasıl da habersizim kendimden ve yaralarımın izlerinden... ne çok darbe yemişim... kimden? kimden? yok edilsin gözlerim, sağır olsun kulaklarım... gülüyorsun değil mi? belki fısıltın anlamadığım bir dilden bana:
"zaten öyle değil
misin?"
ağlıyor insan. kendini kaybetme yolunda ilk adımı atıyor. tüller arasında ilk saati kaldırımlardan süzülerek aşıyor.
ağlıyor insan. kendini kaybetme yolunda ilk adımı atıyor. tüller arasında ilk saati kaldırımlardan süzülerek aşıyor.
| emine yıldız
15 Nisan 2015 Çarşamba
yol üstü - sırat - yol
belki de insan, şimdi burada olmak istemiyordur. çevresinden ses de kesilmiyordur:
"şimdi yürüdüğün yollar için gelecekte pişmanlık nöbetlerinden kıvranarak öleceksin."
"geçip giderken neler hissedeceksin, seni hazcı! yalnızca kendini düşünüyorsun. önce buralara bir bak, belki etrafta senin için biraz daha beklenti vardır."
kıvranır insan:
"şimdi yürüdüğün yollar için gelecekte pişmanlık nöbetlerinden kıvranarak öleceksin."
"geçip giderken neler hissedeceksin, seni hazcı! yalnızca kendini düşünüyorsun. önce buralara bir bak, belki etrafta senin için biraz daha beklenti vardır."
kıvranır insan:
"bitmiyor, allah'ım bitmiyor!"
"burada olmak istemediğini biliyorum, canım. seni çok iyi anlıyorum. sen zaten buraya ait değilsin. ancak..."
çabanın öznesi veya nesnesi olmaklığa mahkum edilmiştir.
...
canı acıyor insan'ın. kendi ötesine geçmek istiyor, az ileride bir sırat, sonrası ufku görünmez mavilik... gitmesin mi sizce insan? bırakılmasın mı? hakkı yok mu aramaya gerçeğini? kalıplaştırılmak zorunda mı?
( insan, yine sıkıntılıydı. bunları yalnız benimle paylaştığı için sıkıntısı tükenmiyor. sonuçta ben de onu sınırlarıma hapsediyorum ama bu son konuşmamızda yüzünde diğerlerinden farklı bir ciddiyet gördüm. öncelikle kendinden emindi, kararı kesindi. benimle konuştuktan sonra yanıma bir daha uğramadı. zaten yanıma geldiğinde omzunda heybeden bozma bir çanta taşıyordu. gideceğini anlamadım. dolayısıyla ona yolluk da koyamadım. en sevdiği cümleleri, hayalleri, -ha!- bir de küçük bir çocuk siluetini rafında bırakıp gitti. onun yolcu oluşuna üzülmedim. beni üzen, hayallerini bıraktıran sebepti. o sebebi anlayacak değilliğim…)
emine yıldız
2 Nisan 2015 Perşembe
26 Mart 2015 Perşembe
onlar inmelik merdiven, güzelim.
"pastamızı ekmekle yeme zamanıdır, güzelim."
dilimizle dudaklarımızı şöyle bir ıslatma zamanı. fırsat buldukça yaz bana demişsin. seni kaçıran ben, fırsatı ele alacak değilim. biraz dursam, nerede, diye bağıracaksın, şu saatler. benden dakikaları artırmamı isteyeceksin hatta bir çeşit tanrı olmamı. zeus'un meydanı boş bırakmasının sonuçlarından biridir seni sevmek. tanrı, seni bana sunarken şöyle demişti:
"onlar inmelik merdiven, güzelim."
kılıç gibi yerimi yadırgadım. belki iyi bir merdiven çıkıcısı olursam, çarklar bana vız gelebilirdi. merdivenden çıkarsam asırlar boyu kendimden söz ettirebilirdim. seni kaçırmamın anlamını kürsülerde haykırabilirdim.
işte, derdim, fırsat burada.
sen alnımdan öperdin. dünyanın başkanı bile öperdi beni. plakete gark olurdum. bir çift çorap örerlerdi bir yerime geçirilmesi gereken. aradığımız fırsat ayağımıza getirildi. buyurun intihal!
24 Mart 2015 Salı
Değillik
Ellerim üşüyor, diye bir söz duyunca -yaz
sıcağında- umursamazlık ediyoruz. İnsan yazın üşümez... Üşümez mi? Burası dünya; burada birtakım tehlikeler var:
Pamuklar tiftiklenir ve güneş üşütür...
Yaz sıcağı, esenleri dondurur.
Ayaz kötü vurur.
Çarpar otomatik kapılar ve burada köpekler var;
ısırırlar.
Kaymayan dondurmalar ve sıcak helvalar...
Sis çöker, dağılır...
Hiç umurunda mıdır olan?
Tutunamayanlar kaybolurlar, yok olurlar, kaçarlar,
göçerler, sessizliğin tadında boğulurlar, ölürler, unutulurlar; tutunamazlar...
Yalnız değiliz hiçbirimiz...
Lafazanlığa gerek yok; biz tutunamayan değiliz...
Emine Yıldız
13 Ocak 2015 Salı
eriğe tuz ekmemize lüzum kalmadı bu yaz
Azizim,
Mektubunu aldım. Sana kırgınım. Aylardır sessizlikten çıldırmış bir haldeydim. Ancak sana gönül koyamıyorum. Nihayetinde sen de farklı değildin. Her şeyi hissedebildiğimize iman ediyoruz. Belki de şirke düşmüşüzdür, kim bilir...
...
...
Azizim,
Bir yerden sonra anlıyorsun; dostluk hayatın başka bir boyutu. Aradığının ne olduğunu bilmeden yaşamışsındır. Bulduğunda sana o, o kadar tanıdık gelir ki tanışma heyecanıyla vakti öldürdüğünü unutursun. Birçoğunun ise bu, aklına bile gelmez. Kum saatinde eriyip giderler.
Bir yerden sonra anlıyorsun; dostluk hayatın başka bir boyutu. Aradığının ne olduğunu bilmeden yaşamışsındır. Bulduğunda sana o, o kadar tanıdık gelir ki tanışma heyecanıyla vakti öldürdüğünü unutursun. Birçoğunun ise bu, aklına bile gelmez. Kum saatinde eriyip giderler.
Azizim, özlem de böyle bir duygu. İçine nereden düştüğünü bilmiyorsun. Olmazsa olmazlarının sırasını değiştirirsin. Şunu belirtmeli ki dostlar iyi birer illüzyonist değildir. Kaybolan eşyalarımızdan birbirimizi sorumlu tutamayız.
Mirim dostluk beş yaşındayken ekmeğine sürülen biber salçasıdır. Ev baklavasıdır. Sahi ne zaman evde baklava yapmayı bıraktık? Eriğe tuz ekmemize lüzum kalmadı bu yaz. Dağıtmaya başladım yine. Sözüm nihayeti geliyor, buradan anlayabiliriz.
Mirim, göğe bak, diye bir tabiri var. Her şeyin cılkını çıkardık. Mevsim bahar da olur yaz da mavi de. Paşa gönlün ne isterse o olur. Bakman yeter, hissetmesen de.
Dostum, sözlerime burada üç nokta koyuyorum. Bilirsin otobüs kaçabilir ve ben hep otobüsü kaçırırım. Bahtsızsın, demeyeceğini bildiğim için söylüyorum. Mutlaka bahaneler bulurum otobüsü kaçıracak. Neyse ne...
Azizim, mektupla beraber gönderdiğin kekikli köy ekmeğini aldım. Yazarken şöyle bir tadına baktım. Geleneksel tatları sevdiğimi biliyorsun. Annenin ellerine sağlık. Selamımı söylersin, o anlar.
Dostum, kadim duamızı avuçlarımızdan üflerken sana da bir selam uğurluyorum.
Sağlıcakla kal.
Emine Yıldız
31 Mart 2014'ün herhangi bir kaydıdır, şimdi hatırlanmıştır.
31 Mart 2014'ün herhangi bir kaydıdır, şimdi hatırlanmıştır.
8 Ocak 2015 Perşembe
Yanlış yönetiliyorum, sevgilim
Beni Yanlış Yönetiyorlar Sevgilim
Emine Yıldız
Bir nedensizliğe
girdim, sevgilim. Satürn’ün halkalarını boynuma geçiren Jüpiter hâkiminde
bıraktım huzurumu. Boşluk sarfının yönetilmekle ilgili olduğunu düşündüm önce.
Kendimi bıraktım. Yanlış yönetiliyorum… Hatta bakıldığında yönetilmekten
kaçtığım anlaşılır. Kaçarken yakalanıyor ve umumi kurallara sıkıştırılıyorum. Bakıyorum
yönetilenlere; memurlara… Her biri belli işler içinde. Bir satır olmaya
vakitleri yok. Huzur içinde gecenin sabah, geçenin ömürleri olmasını
bekliyorlar. Dişlileri tutturamıyorum. Amaçları, araçlarla bozuyorum. Sistem dışına
da atılamıyorum. Özgürlük hastalık gibi burada. Bir ayağım kapı dışına
gittiğinde mengeneye alınıyorum. Dışarı çıkan her ayağım koparılıyor; ben
nedense bundan vazgeçmiyorum.
Çarktan
sıyrılmayı özgürlük sanırken kalabalığın efendilerinin en çok yönettiği
kimselerden olmuşum! Korktum tabii. Yalnızdım bir de. Anlayabiliyor musun? Yalnızdım!
Efendiler kuyulardakileri toplar önce. Bir kuytuya müdahil olmuştum. Girdiğim
kuyudan umduğumu bulamadım. Sahiplendiler beni. Boynumda incili halatlarla
saraylara müstahak edildim. Altıma şeffaf sedir; üstüme yakuttan ağırlık
verdiler. Ağırlanırken değerlendirdiler
beni. Pazarlara çıkmadan açık artırıldım. Gördün mü sevgilim? Beni efendilere
teslim ettiler…
Yanlış
yönetiliyorum, sevgilim. Kimse ellerinde kelepçelerle hizmet edemez. Ben
çorbayı parmaklarımla karıştırırken sahip olundum. En çok yemek sunuşlarım
beğenildi. Çayı güzel yapardım. Yoğurdu kendime yaptırır, markete gölgemi
gönderirdim. Para üstlerini sağ cebimde biriktirir, altlarını cenuba saklardım.
İlk okkalı tokadımı ceplerimden yedim. Beni tasarrufumla yasakladılar,
sevgilim…
Jüpiter’in
krallığına kuyudan girdim. Sancağı elime, ak kılıçları belime alsaydım ve
yürüseydim daima kuzeye; kendimi donmuş bataklıkların varisi saydırabilirdim.
Efendilik öğrenir, köleler edinebilirdim. Saraylarımda ölümler oynatırdım. İlk
önce karı-kocaları fırınlatırdım. Kırbaç bende olduktan sonra nenize lazım aynı
çatıda birliktelik! Bendeliklerinden yakalanmış körpeleri onlara aş diye
yedirirdim. Aynı evlerin evlilerini Eros’a
yasaklar, bir küçük tanrı olma hayali edinirdim Zeus’tan onaylı, hüviyetli.
Adil katiller yetiştiren siyaset akademileri kurardım: Şimşeğiniz bol olsun!
Kuyuya girdiğimde
yılan yumurtalarından başka yiyecek bulamadım. İtirafımdır. Yavru yılanlarının
tadı saf yumurtadan iyi değildir. En çok kabuklarından ölmek onları bezdirir.
Yavruların renkleri annelerinin nefretlerine göredir. Bir de anneler korkaktır.
Minik yılanlarının gözlerinin önünde yenmesine katlanamazlar. Bir deliğe
girerken tıslamalarına aldırılmadığını bilirler. Zayıflıktan zehirlerini
dişlerinde gizlerler. Nihayet gece olur; kendilerini öldürürler. Beni katil
olmanın meşru olduğu bir ülkede yetiştirdiler, sevgilim…
Çarmıhları
kurmuşlardı bir sabah. Kuyuya bir kordon indirildi. Zincir boynuma geçirildi.
Beni boynumdan evrene saldılar. Özgürlüğün dönmek olduğu bir çağa getirildim.
Hayat kurmalı semazenler gibi. Dönerken müreccaların sendelememesi için
karneyle dağıtılan uyuşturucuların hizmetçilerine dâhilim. Geceleri müphem dumanlar
içreyim. Hayır. Tütün uyuşturucu değildir. Ben en çok tütün kokmadığım için
sevildim…
Paslı raylarda
sabahlatıldım bir aralık. Küflenmiş ekmeklerin hizmetçisi ilan edildim. Efendilerim ne olacağıma karar veremedikleri
için ellerinde çengelli kamçılarla vagonlar dolusu ben’i sınır dışı etti. Kimse
kafasının karışmasından memnun olmaz, sevgilim.
Bana ne olduysa
rıhtımdan kendimi hür bıraktığımda oldu. Albino yunusların sırtında seksen
günde devriâlem! Anaforlara gelirken silkinip buz dağlarında terk ettim
dostlarımı.
“Akınız buz
olmasın sevdiklerim.”
Sarp bir yamaç
bulsam çimenler içinde. Yok! Buz dağının görünmeyen mağaralarında sarkıtlar
altındayım şimdi. Kristaller üzerime düşerken gözlerimden akanın aradığım
olduğunu iddia edemem. Nedensizlik… Amma sözledim! Hükümdarımın kucağındayım bu
gece. Asası kristal olanın tahtı sıcakmış. Evren muhaddisinin gözlerine
sinerim. Sarı bir parıltı gördün mü semadan geçen? O bendim.
Hikmetli
sözlerinin içinde ellerimi kenetleyen buluşlarını özledim. Sesindeki âlem
müfessirini, filozofunu da... Günler sen günlerken saatler koşuyordu. Ol
sebepten nâşî, bulduğumu terk edişlerimden bezdim. Yine sevgilim, dostlarımı
ellerinden tutup limanda bıraktım yine. Ellerinden birkaç tüy hatıra kaldı
bana. Senin ellerinden... Öpüşlerimi silmeyi her defasında ertelediğin
ellerinden... Dudaklarım sana, ellerin bana emanet.
En son ne zaman
amaçlanmıştık? Bana emanet ettiğin hedeflerini dipfrize bırakalı ve orada
unutalı çok oldu. Ruh sanrıları, kalp sanrıları, göz sanrıları… Bir deliyle
birlikteyim, diye övünür müsün meclis–i şuarâda? Bir delinin güncesinde bulur
musun arananları? En çok deliyken anlaşıldığını düşünmek mümkün mü? Kabul
edilebilir olanı çantana bıraktım. Beni bende okumana az kaldı. Güncem demiştim,
en çok hak edenin… Giyotin altı günlerimin sahibine veya dostuma bırakıyorum kendimi, sevgilim. Kıskanmazsın beni, değil mi?
(Bu yazı Aydos Edebiyat Dergisi'nin 5. sayısında yayınlanmıştır.)
Mum
MUM
EMİNE YILDIZ
Yusuf, yirmi
beşinde bir gençti. İstanbul’un merkezi bir semtinde yaşlı halasıyla beraber
yaşıyordu. Altı yıl önce ailesini bir yangında gözleri önünde kaybetmiş, bu
acıyla beraber sinir krizi nöbetleri yaşamaya başlamıştı. Kullandığı ilaçların
ona fayda sağlamadığını sezdiği zaman çareler aramaya koyuldu. Akrabalarının telkiniyle psikolojik bir
tedavi sürecine başlama kararı aldı. Arnavut kaldırımında ilerlerken nihayet psikoterapi
merkezine girdi. Günlük terapisini öğleden sonraları şehrin neredeyse bu en
lüks merkezinde geçiriyordu. Gösterişli kapının önüne geldiğinde kapının
açılmasını bekledi. Kapı açılınca karşısında beyaz kıyafet içinde bir kadın
gördü. Kadın, abartılı bir gülümsemeyle onu karşıladı, bekleme odasına aldı.
Zarif bir sesle:
—Bir şeyler
içer misiniz, diye sordu.
Yusuf:
—Bir şeyler
yemek istemez miyim, diye soruya soruyla karşılık verdi.
Kadın içinden:
“Yine nöbet
geçirdi galiba.” diye geçirdi. Konuşmadan dışarı çıktı.
Yusuf, önceden
saatlerce bekletildiği bir odayı henüz görüyormuş gibi süzüyordu. Geniş odanın
uyumlu döşemesi takdire şayan olsa da orta sehpa üzerindeki en az beş yıllık dergilerin
değiştirilmediğini görmek onda tiksinti uyandırdı.
“Eminim doktor
buraya bir kez olsun uğramıyor.” diye düşündü.
Dergilerden
birine uzandığında içeri yine beyaz kıyafetli bir kadın girdi.
“Neden daha çok
kadınlar beyaz giyer?” diye düşünmesine fırsat bulamadan kadın konuştu:
—Rıza bey, sizi
bekliyor.
Bu bir emirdi.
Gitmesi gerektiğini bilerek kalktı, bekleme odasını bir dahaki sefere kadar
kaderine terk etti. Dar bir koridordan geçerken duvardaki değişken tablolara
bakıyordu. Tablolar son bulunca nihai yere geldiğini anladı. Beyaz kıyafetli
kadınlardan biri içeriye girip onun geldiğini söyledi. Kadın odadan çıkınca
uçuk bir gülümsemeyle hastaya baktı. Az önce doktora Yusuf hakkında
gözlemlerini anlatmış doktor da onu derhal görmesi gerektiğini söylemişti.
Hemşire:
—Doktor, sizi
bekliyor, dedi.
Kadına:
—Eminim
öyledir, diye karşılık verip içeri girdi.
Odaya girdi.
Doktor elinde spiralli defteriyle onun karşısındaydı. Gözlerini büyücek açıp
dışarı çıktı. Az önce konuştuğu beyaz kıyafetli kadına seslendi:
—Affedersiniz!
Yeniden içeri
girdi. Rıza, güngörmüş bir ifadeyle:
—Bu gün
nasılsın, diye sordu.
Yusuf:
—Dünkü gibi,
diye geçiştirdi. Sonra itiraf etme gereği duyarcasına:
—Az önce
hakkınızda yanlış düşünmüşüm; affedersiniz, dedi. Gerçekten beni bekliyor
olabileceğinizi tahmin etmemiştim.
Rıza, gözlüklerini
düzeltip hastasına oturması için yer gösterdi. Bu yer, sıradan bir sandalye
veya koltuk değil bas bayağı konforlu bir hasta yatağıydı. Yusuf oturmayı
reddetmek istese de artık itirazlarının kar etmediğini bilecek kadar doktoru
tanımıştı; gösterilen yere uzandı. Yatak o kadar rahattı ki bir an önce
gözlerini kapamak istiyordu. Rıza bunu sezerek:
—Gözlerini
kapayarak daha rahat konuşabiliriz, sanırım, dedi.
Yusuf denileni
yaptı ve günlük terapinin bir an önce başlayıp son bulması için dua etmeye
başladı. Çünkü burada geçirdiği her dakika ona ömründen ömür götürüyormuş hissi
veriyordu. Rıza, sıcak bir tonda sıcak
olmaktan uzak bir soru yöneltti:
—Bireysel
terapiler nasıl gidiyor?
Yusuf aynı
sorudan bıkmışçasına:
—Ben de size
bir soru sormak istiyorum, dedi.
Rıza, başını
salladı. Yusuf tutarsız bir ses tonuyla doktora:
—Yıllardır
buraya gelip gidiyorum, dedi. Şaşmadan her görüşmede bu soruyu bana
yöneltiyorsunuz. Sorum şu: Bunun bir faydasını gördünüz mü?
Rıza’nın
yüzünde zoraki gülümseme bir gülümseme oluştu. Hasta gencin karşısındaki
koltuğa oturdu. Yusuf onu rahatlatmak istercesine konuyu değiştirdi:
—Bu gün de
konuyu ben belirleyebilirim, değil mi?
—Elbette,
doktorun sesi titremişti. Çünkü Yusuf ne zaman böyle dese saatlerini
harcıyordu.
Yusuf eliyle
başını işaret etti:
—Fark ettiniz
mi; bilmiyorum ama burada çok şey var.
Rıza, gözlerini genç adamdan bir
an olsun çevirmiyordu. Yusuf’un kendini kontrol edemeyen; telaşlı hareketleri dikkatini
çekmişti. Buna ek olarak defterine şunu kaydetti:
“Hasta
düşünüyor.”
Genç adam,
biraz daha devam etmek istiyordu. Rıza bunu sezmiş olacak ki:
—Ne var, diye
sordu:
Yusuf soruyu
düzeltti:
—Neler?
—Tamam, neler?
Kafanda çok dediğin şeyleri bana anlatır mısın?
Yusuf
konuşacakmış gibi dudaklarını araladı, sonra yersiz, kocaman bir kahkaha attı.
Rıza buna anlam verememişti. Beklenmedik durumu defterine yazdı. Nihayet Yusuf:
—Bunu öğrenmek
için yıllardır okuyan sizsiniz; tahmin edin, diye ona karşı çıktı.
Rıza hastasının
tavırlarını beğenmemiş gibi yüzünü buruşturdu; oturduğu yerden kalktı, onun
etrafında döndü, onu iyice süzdükten sonra elindeki defteri sallayarak:
—Anlaşılmak
istiyorsun, dedi. Durumunu özetlemem için bana bu kadar ipucu yetti.
Yusuf sırıttı.
Her şeyi baştan alması gerektiğini fark etti:
—Anlaşılmak
sizin tespitiniz. Aslında belki de beni anlamak isteyen tek kişi sizsiniz. Tabi
ki bunu karşılıksız yapmıyorsunuz ama onlar öyle miydi?
—
Onlardan hiç
bahsetmemiştin, dedi.
Yusuf:
—Tespit doktor,
diye ayağa fırladı. Oldukça şaşırmış görünüyordu. Odada bir iki volta attıktan
sonra sesini alçalttı:
—Eksik tespit,
hasta kaybettirir. Yıllar boyunca onlardan hiç bahsetmediğimi nasıl söylersiniz?
Asıl konumuz buydu ve siz bunu bilmediğinizi söylüyorsunuz. Neyse ki zararı
yok. Hala hayatta ve sizin kliniğinizdeysem sorun yok, demektir.
Rıza
afallamıştı. Beş yıldır gelen hastasının böylesine önemli bir kilidini nasıl
fark edememiş olabilirdi? “Onlar” dediğini tam olarak anlatmadıysa da
sezmeliydi.
“Henüz profesör
olmuş bir doktorun duyulmasından nefret edeceği bir hadise!”
Rıza, başını
sağa sola sallayıp sakin olmaya çalıştı. Yusuf ise ona gülerek bakıyordu. Rıza,
içinden:
“Açığımı yakalıyormuş.”
diye geçirdi. Olası bir başarısızlıktan sıyrılmak ister gibi:
—Tamam, dedi.
Farz edelim ki seni ayrıntısıyla tanıyamadım.
Yusuf tepki
verdi:
—Kabul edelim,
demeliydiniz.
Rıza sabırla
konuşuyordu:
—Sorun değil.
Kabul ediyorum. Ayrıntıları birer birer inceleme fırsatım olmadı.
Yusuf:
—Eksiklikleri
görmek başlangıç için oldukça iyi, diye güldü.
Rıza alnına
biriken terleri silmek için masasına doğru yürüdü. Çekmeceden steril bir mendil
çıkarıp alnını sildi. Hastasının yanına dönüp ahşap bir koltuğa oturdu. İçinden
hastalarının hastalıklarına sövme terapisine henüz başlamıştı ki kendini
toparladı. Bu terapiden sayılırsa çağın orta çağdan yukarı olmaması gerekirdi.
O zamanların çeşit çeşit işkence tedavilerinin yerinde şimdi ilaçlar vardı.
Bunun daha az acımasız olduğunu düşündü. Belki de Yusuf’a yeni ilaçlar
önerebilirdi. Doğru yol bu gibi göründü. Yusuf ona ayrılan süre boyunca
sıkıntısını anlatır ve bir sakinleştirici ile evine dönebilirdi. Yenik bir konuma katlanamayacak kadar
kişiliğine uyarıcı yüklemişti. Güçlü bir sesle:
—Haydi, bakalım
Yusuf. Tamamen baştan başlamak istiyorum, dedi. Not defterinin Yusuf için
ayrılan kısmını yırttı, çöpe attı. Yeni, kalın bir defter aldı. Defterin
kapağına büyük harflerle genç adamın adını yazdı:
“YUSUF”
Saatine
baktığında hastasının daha bir saatlik randevusu olduğunu gördü. Bu süre
başlangıç için geri tepilmeyecek kadar iyi bir nimetti. Koltuğa iyice yerleşip
sakin ve sevecen bir ses tonuyla Yusuf’a doğru eğildi:
—Öncelikle
rahatsız olduğun şeylerden bahset. Örneğin sana dayanılmaz acı veren veya seni
kızdıran durumları anlat.
Yusuf doktora
bakmaksızın:
—Bundan altı
yıl önce anne, babamı ve kardeşimi yitirdiğim, diye başladı. Bu olaydan sonra
en ufak bir kıvılcım beni hayattan koparmak için yeterli oldu: Bir annenin
çocuğuna sarılması, yolda oynayan bir çocuğun yaralanıp düşmesi… Annemlerin alevler içindeki çığlıkları
kulaklarımdan silinmezken her gece mutlaka bir evden bir bebek ağlaması duymak
nasıl bir acıdır anlayabilirsiniz. Sanırım beni en çok sarsan akşamları işten
eve gelişim oluyor: Evde sadece halamın bastonunun tıkırtısını duymak ve bir
sonraki sabaha kadar hiç konuşmamak…
Özellikle size geçen yıllarda anlattığım sahipsiz seslerin kulaklarımdaki
uğultusu beni korkutuyor. Sesler uğultudan fısıltıya dönüşünce ilaç alıp
uyumaktan başka bir şey yapmak istemiyorum.
—Seslerden
korkuyor musun, diye sordu doktor.
—Tanıdık
olabilirler.
—Olsa ne
olacak?
—Ya annemlerse?
—Senin için bir
fırsat olamaz mı?
—Ne fırsatı?
—Yıllar boyunca
onlara anlatmak istediğin şeyler birikti. Bunları anlatmak için bir fırsat hem
de kaçırılmaz bir fırsat.
Yusuf, korkuyla
doktorun yüzüne baktı. Rıza, hastasının şaşkın hatta korkmuş haline anlam
veremeyerek konuşması için sorular yöneltmeye devam etti:
—Uyuduktan
sonra rahatlıyor musun?
Yusuf, doktorun
konuyu değiştirmesinden büyük bir sevinç duymuştu. Onu bekletmeksizin soruyu
cevapladı:
—Genellikle.
—Nasıl bir
rahatlık bu? Güzel rüyalar görmek gibi mi? Yoksa sevdiğin birini düşünmek gibi
mi?
Yusuf,
gülümsedi:
—Rüya görmemek
benim için daha rahatlatıcı oluyor. Biliyorum rüyalar hakkında elinizden pek
bir şey gelmiyor bunun yanında eğer çok mutsuz uyumamışsam benim de gördüğüm
güzel rüyalar var.
—Hadi, anlat.
—Hani bazı
rüyalar olur ya; günler boyunca sürer, uyanmadığınız sürece akıp giderler.
Benim de öyle rüyalarım oluyor. Annemlerle yaşayıp gidiyoruz; birlikte yemek
yiyor, bir yerlere gidiyor, gülüp eğleniyoruz.
—Sonra?
Yusuf’un yüzü
asıldı:
—Uyanıyorum.
—Her şey sona
eriyor.
—Evet.
—Zaten bu bir
rüya değil miydi? Elbette uyanacaktın. Buna hazırlıklı olmalıydın.
—Onlarla
beraber bilincim de yok oldu.
Rıza, hala
kapalı kapıların varlığını hissediyordu:
—Artık onları
düşünmeyi bırakmalısın. Uzun bir süredir acı çekiyorsun. Onlar öldü; artık
yoklar. Onları mutlaka anacaksın ama bu onları sana geri getirmeyecek. Ölümü
kabul etmelisin.
Yusuf, aniden
bağırdı:
—Eğer…
Sustu,
ağlıyordu. Rıza şaşırmıştı. Yusuf’un kalktığını görünce onu durdurması
gerektiğini anladı. Belki de bu gün bir sır çözülecekti. Yusuf’un kolundan
tuttu:
—Eğer, ne?
Yusuf, bana her şeyi anlat ki bu acıdan kurtulabilesin. Anlatmadığın yerler
oldukça rahata kavuşamazsın.
Yusuf derin bir
nefes alıp:
—Ama bunu hiç
kimseye söylemedim, dedi.
Rıza’nın merakı
katlanmıştı:
—Bana
güvenebilirsin. Aramızda kalır. Ben sadece sana yardım etmek için seni
dinliyorum.
—Bana gerçekten
yardım edecek misiniz?
—Ümit ediyorum
ki iyileşeceksin.
Yusuf yutkundu:
—Küçükken
karanlıkta uyuyamazdım. O, gece elektrik kesilmişti ve salonda mum yanıyordu.
Uykum gelince annem beni odama götürdü. Odam salona bakıyordu. Anneme odanın
kapısını örtmemesini ve mumu söndürmemesini söyledim. Korkuyordum. Annem beni
anlayışla karşıladı ve dediklerimi yaptı.
Kollarını
doktordan kurtarıp bir koltuğa çöktü. Rıza, sakalını sıvazlıyordu. Yusuf,
başını kaldırmadan ona:
—Bunu
unutabilir miyim, diye sordu.
Rıza, masasına
gitmiş, reçete silsilesine bir yenisini ekliyordu. Kâğıda üç yeni ilaç yazıp önce kâğıdı sonra elini genç adama uzattı:
—Bunları tarif
ettiğim gibi kullan. Randevu saatlerin konusunda yeni düzenleme yapacağım.
Bundan sonra biraz daha sık görüşeceğiz. Saatler belirlenince seni arayacaklar.
Yusuf, elini
sıkan doktorla vedalaşıp odadan çıktı. Odadan çıkarken gördüğü beyaz kıyafetli
kadınlardan birine seslendi:
—Beyaz size de
çok yakışmış. Annem de beyazı severdi.
Emine YILDIZ
(Bu yazı Aydos Edebiyat Dergisi 2. Sayısında yayınlanmıştır.
Ben çocuğum Perizâd
Emine YILDIZ
Yekpâre cân
Hep hîç!
Çaycı, Ahmad’a döndü:
—Bir bardak çay daha ister misiniz?
—Evet, lütfen.
Boş bardağın yerini yenisi aldı. Çaycı, müşterisine:
—Az önce simit geldi, almak ister misiniz, diye
sordu.
—Hayır, istemiyorum. Simit kalsın.
Çaycı, müşterinin son siparişini küçük defterine
yazıp ocağın başına geçti.
Ahmad, soğuk ellerine bardağı aldı. Önündeki uçsuz
bucaksız çöle baktı. Henüz sona ermiş kum fırtınası ardından kan çanağı
gözlerini yumdu. Gözlerinin içinde hareket halindeki kum zerrecikleri canını
yakıyordu. Gözlerini açınca bu acının artacağından korkarak buna sabır kararı
aldı. Gözleri kapalı bir halde çayını yudumlamaya başladı. Bardağın yarıya
indiğini hissettiğinde durdu. Bu durmasını en çok sevdiği bir andı: Çayın tam
lezzetini alırken onu yarıda bırakmak ve bir müddet sonra kalınan yerden devam
etmek.
Ahmad, bardağı masaya bırakıp el yordamıyla cep
telefonunu buldu, gözlerini aralamadan bir tuşa dokundu, biraz bekledikten
sonra:
—Gece, diye konuşmaya başladı. Öylesine soğuk
oluyor ki yalnızken.
Telefonun diğer ucundaki:
“Gelemeyeceğimi biliyorsun.” dedi. Seste ruhsuz
bir donukluk vardı.
Ahmad, hayalindeki görüntü ile sesi uyuşturamayarak:
—Üşüyerek ölmekten korkuyorum, Perizâd, diye
korkusunu dile getirdi.
Perizâd:
“Böyle olacaksa kimin karşı koymaya gücü yeter.”
dedi.
—Aslında bir de susamlarını özledim.
Perizâd anlayamamıştı:
“Neyleri?” diye sordu.
—Her akşam kavurduğun susamları.
“Ben gittikten beri…”
—Bir daha yüzlerine bakmadım.
“Hasretlik…”
—Bir gün biter.
“Biter.”
—Peki, sen yine çayın yanına susam kavurup
helvanın üzerine döker misin?
Perizâd, geç bir cevapla:
“Her hasretlik bitmez Ahmad.” dedi.
—O halde hiçbiri bitmez.
“Bu o kadar önemli mi?”
—Ne?
“Her akşam kavurduğum susamlar.”
—Artık hepsi değil.
“Ne demek şimdi bu?”
Ahmad, çayından bir yudum içti. Gözlerini açmadan
konuşmaya devam ediyordu:
—Biri dışında…
“Benimle bir susam tanesini mi tartışıyorsun?”
—Onu hala saklıyorum. Zaten onun dışında hepsi
çürüdü.
Perizâd, Ahmad’ın iyice karmaşıklaştığını
anlamıştı. Telefonu bir kulağından diğerine götürdü. Ahmad’a:
“Neden?” diye sordu.
Ahmad kesin bir ses tonuyla kadına yeni bir soru
daha yöneltti:
—Perizâd neden gittin?
Perizâd biraz duraksayıp
“Sen çocuk değilsin Ahmad. Elbette biliyorsun
sebebi. En azından sezmişsindir.”
Ahmad giderek sertleşen sesiyle:
—O kadar vaktim olmadı, diye fısıldadı.
Perizâd söze başladı:
“Bunun senin için acele olduğunu…”
—Biliyorum, diye tamamladı Ahmad.
Sustu. Kısa kısa nefes alıyordu. Arada bir iç
çektiğini duyan kadın ondan ses gelene kadar bekledi.
Ahmad’ın gözlerinden akan yaşlar acısını
hafifletiyor, acılar göz kapaklarının açılmasına müsaade ediyordu. Ahmad,
ruhundan bir parça götüren kadına bağırmaya başladı:
—Ben çocuğum Perizâd; hiçbir zaman büyüyemeyen,
hastalıklı bir çocuk. İlaçlarım sendeydi. Yanlış anlama beni. Seni bir ecza
dolabı olarak görmüyorum. Aksine sen benim sevdiğim, dostum, arkadaşım,
hemşirem, annem; her şeyimdin. Ben seninle yaşamaya başlamıştım.
Ahmad telefonu bir an indirdi. Perizâd’ın
ağlamasını duymak istemiyordu. Kendini toparlayıp:
— Hasretlik biter, diyenleri taşlamalı, dedi.
Perizâd iki hıçkırık arasında adama:
“Bana mecbur değilsin Ahmad. Bunu anlaman için
sana daha ne söylemem gerekiyor?” diye çıkıştı.
Ahmad cebinden köstekli saatini çıkardı. Saatin
kapağını itinayla açtı. Kanlı gözlerinden sıra sıra yaşlar dökülüyordu. Kadına
sordu:
—Şimdi neye baktığımı tahmin edebilir misin?
Perizâd düşünmeden konuştu:
“Ahmad, dediklerime zerre kadar değer vermiyorsun.
Sana bir soru soruyorum. Sorum havada kalıyor. Durduk yerde bana ne diye
bilmeceler kuruyorsun? Ben ne bileyim; elinde ne tutuyorsun? Şunu kes artık!”
Ahmad, saati masaya doğru ters çevirdi. Masada bir
susam tanesi vardı; kavrulmuş bir susam tanesi.
…
—Ahmad, şunun tadına baksana.
—Tamam, canım.
—Dikkat et, çok sıcak!
Ahmad bir kaşıkla ağzına götürdüğü tatlıyı
damağında bekletti. Tadını tam olarak alınca lokmasını yuttu.
—Bu nedir?
—Simsimli helva.
—Daha önce böyle bir şeyi tatmamıştım.
—Çünkü ilk kez yapılıyor.
Ahmad, öksürmeye başladı. Perizâd, hazırda duran
bir bardağı ona uzattı. Nihayet Ahmad’ın öksürüğü kesilmişti. Birbirlerine
sevgiden çok şefkate bakarlarken Ahmad kadına:
—Demek ki helvanın çayı eksikmiş, diye gülümsedi.
…
“Ahmad, bensizliğe alışmalısın.”
Ahmad, susamı eline aldı. Perizâd’a:
—Sadakatine ihtiyacım vardı, diye mırıldandı.
Perizâd kendini toparlayarak güçlü olduğu
izlenimini veren bir sesle konuşmaya başladı:
“Olmasın, Ahmad. Ben sana nasıl mecbur değilsem
senin de bana ihtiyacın olmasın. Artık toparlaman lazım hayatı. Kabuğundan
çıkman lazım. Hele üzerindeki kumlar… Onları ne zamandır taşıyorsun? Silkinme
vaktin gelmedi mi?”
Ahmad yeni bir afete hazır olmadığını hissederek
yutkundu. Perizâd daha fazla konuşmamalıydı. Zira son yaklaşıyordu. Sona
ermesindi. Kadına yalvararak seslendi:
—Bana bir umut da mı vermeyeceksin?
Perizâd arada bir titreyen sesini gizlemekte
zorlanarak:
“Hayır!” diye kestirip attı.
—Hasretlik için biter demiştim ya Perizâd…
Perizâd suskun suskun bekliyordu. Ahmad devam
etti:
—Sen dâhil bütün insanlar bana yalan söylediniz.
Hayat ile beni farklı şeylermişiz gibi tanıştırdınız. Onunla tek başıma kalınca
çırılçıplak göründük birbirimize. Bu ilk karşılaşmada ne kadar utandık bir
bilsen. Ne ben, hayatın bildiğiyim ne de hayat, benim bildiğim hayat.
Sadece bununla da sınırlı değil bana
öğrettikleriniz. Duyguları da yalan söylemişsiniz. Hâlbuki saadet, sevgi bir
yere kadarmış. Senin en az bahsettiğin şeyler; hudutlar hani haritalara
mahsustu? Bu sınırlar insanlar için değilmişmiş…
Hele hele insanları hem eksik hem yalanlarla
anlatmışsınız. Oysaki sevgi gösteren, aşığı doruğunda bırakır, gidermiş. Mutlu görünenlerin öteki yüzü varmış. Kimse
hakikatte mutlu değilmiş. Al işte Perizâd. Toparlanabilirse toparlayayım hayatı
ama ya bu mümkün değilse…
Perizâd kırık bir sesle:
“Gelmek; geri dönmek zordur Ahmad. Anla beni.”
diye konuştu.
Ahmad her zamankinden daha güçlü bir sesle:
—Ben öğrendim Perizâd. Susam tanesinin neden
yıllardır sapasağlam durduğunu öğrendim. Sen aşktan sıkılınca bana senden
geriye tek o kaldı. Bir tek o taze kaldı bu aşktan. Sanki onu az önce kavurmuş
gibisin. Bu hayattan susam ile yüreğimin
aynı olduğunu öğrendim. Yüreğim sanki az önce kavrulmuş gibi.
Gitmek çare olur insana. Sen böyle düşünerek
çıktın gittin. Ben de onu deneyeceğim. Bakalım insanın tecrübeleri de öğütleri
gibi yalan mı?
Perizâd, içeriden ona seslenen kocasını duyunca
telefonu kapatmak için hazırlandı:
“Gidenler kaybolabiliyor. Benim ise sana yolun
açık olsun, demekten başka sözüm yok.”
—Hasretlik biter, diyenlerdendim. Onlar
taşlanmalı, dedim ya… Bendeki yürek ancak kumlara dayanır. Çocuk yüreğimle kum
fırtınasına giriyorum. Merak etme, yolum yolun değil. Niye merak edesin ki?
Ahmad telefonu kapadı. Paltosunun yakasını
kaldırdı. Başına şalını sardı. Uçsuz bucaksız çöle daldı.
Sahraların yegâne zayiat yolcusu
Titrek adımları kumlarda sürüyordu
(Bu öykü Aydos Edebiyat Dergisi (1)'nde yayınlanmıştır.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








