8 Ocak 2015 Perşembe

Ben çocuğum Perizâd


Emine YILDIZ
                                                                                                                                            
Yekpâre cân
Hep hîç!

Çaycı, Ahmad’a döndü:
—Bir bardak çay daha ister misiniz?
—Evet, lütfen.
Boş bardağın yerini yenisi aldı. Çaycı, müşterisine:
—Az önce simit geldi, almak ister misiniz, diye sordu.
—Hayır, istemiyorum. Simit kalsın.
Çaycı, müşterinin son siparişini küçük defterine yazıp ocağın başına geçti.
Ahmad, soğuk ellerine bardağı aldı. Önündeki uçsuz bucaksız çöle baktı. Henüz sona ermiş kum fırtınası ardından kan çanağı gözlerini yumdu. Gözlerinin içinde hareket halindeki kum zerrecikleri canını yakıyordu. Gözlerini açınca bu acının artacağından korkarak buna sabır kararı aldı. Gözleri kapalı bir halde çayını yudumlamaya başladı. Bardağın yarıya indiğini hissettiğinde durdu. Bu durmasını en çok sevdiği bir andı: Çayın tam lezzetini alırken onu yarıda bırakmak ve bir müddet sonra kalınan yerden devam etmek.
Ahmad, bardağı masaya bırakıp el yordamıyla cep telefonunu buldu, gözlerini aralamadan bir tuşa dokundu, biraz bekledikten sonra:
—Gece, diye konuşmaya başladı. Öylesine soğuk oluyor ki yalnızken.
Telefonun diğer ucundaki:
“Gelemeyeceğimi biliyorsun.” dedi. Seste ruhsuz bir donukluk vardı.
Ahmad, hayalindeki görüntü ile sesi uyuşturamayarak:
—Üşüyerek ölmekten korkuyorum, Perizâd, diye korkusunu dile getirdi.
Perizâd:
“Böyle olacaksa kimin karşı koymaya gücü yeter.” dedi.
—Aslında bir de susamlarını özledim.
Perizâd anlayamamıştı:
“Neyleri?” diye sordu.
—Her akşam kavurduğun susamları.
“Ben gittikten beri…”
—Bir daha yüzlerine bakmadım.
“Hasretlik…”
—Bir gün biter.
“Biter.”
—Peki, sen yine çayın yanına susam kavurup helvanın üzerine döker misin?
Perizâd, geç bir cevapla:
“Her hasretlik bitmez Ahmad.” dedi.
—O halde hiçbiri bitmez.
“Bu o kadar önemli mi?”
—Ne?
“Her akşam kavurduğum susamlar.”
—Artık hepsi değil.
“Ne demek şimdi bu?”
Ahmad, çayından bir yudum içti. Gözlerini açmadan konuşmaya devam ediyordu:
—Biri dışında…  
“Benimle bir susam tanesini mi tartışıyorsun?”
—Onu hala saklıyorum. Zaten onun dışında hepsi çürüdü.
Perizâd, Ahmad’ın iyice karmaşıklaştığını anlamıştı. Telefonu bir kulağından diğerine götürdü. Ahmad’a:
“Neden?” diye sordu.
Ahmad kesin bir ses tonuyla kadına yeni bir soru daha yöneltti:
—Perizâd neden gittin?
Perizâd biraz duraksayıp
“Sen çocuk değilsin Ahmad. Elbette biliyorsun sebebi. En azından sezmişsindir.”
Ahmad giderek sertleşen sesiyle:
—O kadar vaktim olmadı, diye fısıldadı.
Perizâd söze başladı:
“Bunun senin için acele olduğunu…”
—Biliyorum, diye tamamladı Ahmad.
Sustu. Kısa kısa nefes alıyordu. Arada bir iç çektiğini duyan kadın ondan ses gelene kadar bekledi.
Ahmad’ın gözlerinden akan yaşlar acısını hafifletiyor, acılar göz kapaklarının açılmasına müsaade ediyordu. Ahmad, ruhundan bir parça götüren kadına bağırmaya başladı:
—Ben çocuğum Perizâd; hiçbir zaman büyüyemeyen, hastalıklı bir çocuk. İlaçlarım sendeydi. Yanlış anlama beni. Seni bir ecza dolabı olarak görmüyorum. Aksine sen benim sevdiğim, dostum, arkadaşım, hemşirem, annem; her şeyimdin. Ben seninle yaşamaya başlamıştım.
Ahmad telefonu bir an indirdi. Perizâd’ın ağlamasını duymak istemiyordu. Kendini toparlayıp:
— Hasretlik biter, diyenleri taşlamalı, dedi.
Perizâd iki hıçkırık arasında adama:
“Bana mecbur değilsin Ahmad. Bunu anlaman için sana daha ne söylemem gerekiyor?” diye çıkıştı.
Ahmad cebinden köstekli saatini çıkardı. Saatin kapağını itinayla açtı. Kanlı gözlerinden sıra sıra yaşlar dökülüyordu. Kadına sordu:
—Şimdi neye baktığımı tahmin edebilir misin?
Perizâd düşünmeden konuştu:
“Ahmad, dediklerime zerre kadar değer vermiyorsun. Sana bir soru soruyorum. Sorum havada kalıyor. Durduk yerde bana ne diye bilmeceler kuruyorsun? Ben ne bileyim; elinde ne tutuyorsun? Şunu kes artık!”
Ahmad, saati masaya doğru ters çevirdi. Masada bir susam tanesi vardı; kavrulmuş bir susam tanesi.
—Ahmad, şunun tadına baksana.
—Tamam, canım.
—Dikkat et, çok sıcak!
Ahmad bir kaşıkla ağzına götürdüğü tatlıyı damağında bekletti. Tadını tam olarak alınca lokmasını yuttu.
—Bu nedir?
—Simsimli helva.
—Daha önce böyle bir şeyi tatmamıştım.
—Çünkü ilk kez yapılıyor.
Ahmad, öksürmeye başladı. Perizâd, hazırda duran bir bardağı ona uzattı. Nihayet Ahmad’ın öksürüğü kesilmişti. Birbirlerine sevgiden çok şefkate bakarlarken Ahmad kadına:
—Demek ki helvanın çayı eksikmiş, diye gülümsedi.
“Ahmad, bensizliğe alışmalısın.”
Ahmad, susamı eline aldı. Perizâd’a:
—Sadakatine ihtiyacım vardı, diye mırıldandı.
Perizâd kendini toparlayarak güçlü olduğu izlenimini veren bir sesle konuşmaya başladı:
“Olmasın, Ahmad. Ben sana nasıl mecbur değilsem senin de bana ihtiyacın olmasın. Artık toparlaman lazım hayatı. Kabuğundan çıkman lazım. Hele üzerindeki kumlar… Onları ne zamandır taşıyorsun? Silkinme vaktin gelmedi mi?”
Ahmad yeni bir afete hazır olmadığını hissederek yutkundu. Perizâd daha fazla konuşmamalıydı. Zira son yaklaşıyordu. Sona ermesindi. Kadına yalvararak seslendi:
—Bana bir umut da mı vermeyeceksin?
Perizâd arada bir titreyen sesini gizlemekte zorlanarak:
“Hayır!” diye kestirip attı.
—Hasretlik için biter demiştim ya Perizâd…
Perizâd suskun suskun bekliyordu. Ahmad devam etti:
—Sen dâhil bütün insanlar bana yalan söylediniz. Hayat ile beni farklı şeylermişiz gibi tanıştırdınız. Onunla tek başıma kalınca çırılçıplak göründük birbirimize. Bu ilk karşılaşmada ne kadar utandık bir bilsen. Ne ben, hayatın bildiğiyim ne de hayat, benim bildiğim hayat.
Sadece bununla da sınırlı değil bana öğrettikleriniz. Duyguları da yalan söylemişsiniz. Hâlbuki saadet, sevgi bir yere kadarmış. Senin en az bahsettiğin şeyler; hudutlar hani haritalara mahsustu? Bu sınırlar insanlar için değilmişmiş…
Hele hele insanları hem eksik hem yalanlarla anlatmışsınız. Oysaki sevgi gösteren, aşığı doruğunda bırakır, gidermiş.  Mutlu görünenlerin öteki yüzü varmış. Kimse hakikatte mutlu değilmiş. Al işte Perizâd. Toparlanabilirse toparlayayım hayatı ama ya bu mümkün değilse…
Perizâd kırık bir sesle:
“Gelmek; geri dönmek zordur Ahmad. Anla beni.” diye konuştu.
Ahmad her zamankinden daha güçlü bir sesle:
—Ben öğrendim Perizâd. Susam tanesinin neden yıllardır sapasağlam durduğunu öğrendim. Sen aşktan sıkılınca bana senden geriye tek o kaldı. Bir tek o taze kaldı bu aşktan. Sanki onu az önce kavurmuş gibisin.  Bu hayattan susam ile yüreğimin aynı olduğunu öğrendim. Yüreğim sanki az önce kavrulmuş gibi.
Gitmek çare olur insana. Sen böyle düşünerek çıktın gittin. Ben de onu deneyeceğim. Bakalım insanın tecrübeleri de öğütleri gibi yalan mı?
Perizâd, içeriden ona seslenen kocasını duyunca telefonu kapatmak için hazırlandı:
“Gidenler kaybolabiliyor. Benim ise sana yolun açık olsun, demekten başka sözüm yok.”
Ahmad susamı kösteklinin içine koydu. Çayından son yudumu aldı. Çay ücretini bardağın altına koydu. Hissetmişti; kadına son kez sesleniyordu:
—Hasretlik biter, diyenlerdendim. Onlar taşlanmalı, dedim ya… Bendeki yürek ancak kumlara dayanır. Çocuk yüreğimle kum fırtınasına giriyorum. Merak etme, yolum yolun değil. Niye merak edesin ki?
Ahmad telefonu kapadı. Paltosunun yakasını kaldırdı. Başına şalını sardı. Uçsuz bucaksız çöle daldı.

Sahraların yegâne zayiat yolcusu
Titrek adımları kumlarda sürüyordu


(Bu öykü Aydos Edebiyat Dergisi (1)'nde yayınlanmıştır.)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

harflere dokunabilirsiniz...