Emine YILDIZ
Yekpâre cân
Hep hîç!
Çaycı, Ahmad’a döndü:
—Bir bardak çay daha ister misiniz?
—Evet, lütfen.
Boş bardağın yerini yenisi aldı. Çaycı, müşterisine:
—Az önce simit geldi, almak ister misiniz, diye
sordu.
—Hayır, istemiyorum. Simit kalsın.
Çaycı, müşterinin son siparişini küçük defterine
yazıp ocağın başına geçti.
Ahmad, soğuk ellerine bardağı aldı. Önündeki uçsuz
bucaksız çöle baktı. Henüz sona ermiş kum fırtınası ardından kan çanağı
gözlerini yumdu. Gözlerinin içinde hareket halindeki kum zerrecikleri canını
yakıyordu. Gözlerini açınca bu acının artacağından korkarak buna sabır kararı
aldı. Gözleri kapalı bir halde çayını yudumlamaya başladı. Bardağın yarıya
indiğini hissettiğinde durdu. Bu durmasını en çok sevdiği bir andı: Çayın tam
lezzetini alırken onu yarıda bırakmak ve bir müddet sonra kalınan yerden devam
etmek.
Ahmad, bardağı masaya bırakıp el yordamıyla cep
telefonunu buldu, gözlerini aralamadan bir tuşa dokundu, biraz bekledikten
sonra:
—Gece, diye konuşmaya başladı. Öylesine soğuk
oluyor ki yalnızken.
Telefonun diğer ucundaki:
“Gelemeyeceğimi biliyorsun.” dedi. Seste ruhsuz
bir donukluk vardı.
Ahmad, hayalindeki görüntü ile sesi uyuşturamayarak:
—Üşüyerek ölmekten korkuyorum, Perizâd, diye
korkusunu dile getirdi.
Perizâd:
“Böyle olacaksa kimin karşı koymaya gücü yeter.”
dedi.
—Aslında bir de susamlarını özledim.
Perizâd anlayamamıştı:
“Neyleri?” diye sordu.
—Her akşam kavurduğun susamları.
“Ben gittikten beri…”
—Bir daha yüzlerine bakmadım.
“Hasretlik…”
—Bir gün biter.
“Biter.”
—Peki, sen yine çayın yanına susam kavurup
helvanın üzerine döker misin?
Perizâd, geç bir cevapla:
“Her hasretlik bitmez Ahmad.” dedi.
—O halde hiçbiri bitmez.
“Bu o kadar önemli mi?”
—Ne?
“Her akşam kavurduğum susamlar.”
—Artık hepsi değil.
“Ne demek şimdi bu?”
Ahmad, çayından bir yudum içti. Gözlerini açmadan
konuşmaya devam ediyordu:
—Biri dışında…
“Benimle bir susam tanesini mi tartışıyorsun?”
—Onu hala saklıyorum. Zaten onun dışında hepsi
çürüdü.
Perizâd, Ahmad’ın iyice karmaşıklaştığını
anlamıştı. Telefonu bir kulağından diğerine götürdü. Ahmad’a:
“Neden?” diye sordu.
Ahmad kesin bir ses tonuyla kadına yeni bir soru
daha yöneltti:
—Perizâd neden gittin?
Perizâd biraz duraksayıp
“Sen çocuk değilsin Ahmad. Elbette biliyorsun
sebebi. En azından sezmişsindir.”
Ahmad giderek sertleşen sesiyle:
—O kadar vaktim olmadı, diye fısıldadı.
Perizâd söze başladı:
“Bunun senin için acele olduğunu…”
—Biliyorum, diye tamamladı Ahmad.
Sustu. Kısa kısa nefes alıyordu. Arada bir iç
çektiğini duyan kadın ondan ses gelene kadar bekledi.
Ahmad’ın gözlerinden akan yaşlar acısını
hafifletiyor, acılar göz kapaklarının açılmasına müsaade ediyordu. Ahmad,
ruhundan bir parça götüren kadına bağırmaya başladı:
—Ben çocuğum Perizâd; hiçbir zaman büyüyemeyen,
hastalıklı bir çocuk. İlaçlarım sendeydi. Yanlış anlama beni. Seni bir ecza
dolabı olarak görmüyorum. Aksine sen benim sevdiğim, dostum, arkadaşım,
hemşirem, annem; her şeyimdin. Ben seninle yaşamaya başlamıştım.
Ahmad telefonu bir an indirdi. Perizâd’ın
ağlamasını duymak istemiyordu. Kendini toparlayıp:
— Hasretlik biter, diyenleri taşlamalı, dedi.
Perizâd iki hıçkırık arasında adama:
“Bana mecbur değilsin Ahmad. Bunu anlaman için
sana daha ne söylemem gerekiyor?” diye çıkıştı.
Ahmad cebinden köstekli saatini çıkardı. Saatin
kapağını itinayla açtı. Kanlı gözlerinden sıra sıra yaşlar dökülüyordu. Kadına
sordu:
—Şimdi neye baktığımı tahmin edebilir misin?
Perizâd düşünmeden konuştu:
“Ahmad, dediklerime zerre kadar değer vermiyorsun.
Sana bir soru soruyorum. Sorum havada kalıyor. Durduk yerde bana ne diye
bilmeceler kuruyorsun? Ben ne bileyim; elinde ne tutuyorsun? Şunu kes artık!”
Ahmad, saati masaya doğru ters çevirdi. Masada bir
susam tanesi vardı; kavrulmuş bir susam tanesi.
…
—Ahmad, şunun tadına baksana.
—Tamam, canım.
—Dikkat et, çok sıcak!
Ahmad bir kaşıkla ağzına götürdüğü tatlıyı
damağında bekletti. Tadını tam olarak alınca lokmasını yuttu.
—Bu nedir?
—Simsimli helva.
—Daha önce böyle bir şeyi tatmamıştım.
—Çünkü ilk kez yapılıyor.
Ahmad, öksürmeye başladı. Perizâd, hazırda duran
bir bardağı ona uzattı. Nihayet Ahmad’ın öksürüğü kesilmişti. Birbirlerine
sevgiden çok şefkate bakarlarken Ahmad kadına:
—Demek ki helvanın çayı eksikmiş, diye gülümsedi.
…
“Ahmad, bensizliğe alışmalısın.”
Ahmad, susamı eline aldı. Perizâd’a:
—Sadakatine ihtiyacım vardı, diye mırıldandı.
Perizâd kendini toparlayarak güçlü olduğu
izlenimini veren bir sesle konuşmaya başladı:
“Olmasın, Ahmad. Ben sana nasıl mecbur değilsem
senin de bana ihtiyacın olmasın. Artık toparlaman lazım hayatı. Kabuğundan
çıkman lazım. Hele üzerindeki kumlar… Onları ne zamandır taşıyorsun? Silkinme
vaktin gelmedi mi?”
Ahmad yeni bir afete hazır olmadığını hissederek
yutkundu. Perizâd daha fazla konuşmamalıydı. Zira son yaklaşıyordu. Sona
ermesindi. Kadına yalvararak seslendi:
—Bana bir umut da mı vermeyeceksin?
Perizâd arada bir titreyen sesini gizlemekte
zorlanarak:
“Hayır!” diye kestirip attı.
—Hasretlik için biter demiştim ya Perizâd…
Perizâd suskun suskun bekliyordu. Ahmad devam
etti:
—Sen dâhil bütün insanlar bana yalan söylediniz.
Hayat ile beni farklı şeylermişiz gibi tanıştırdınız. Onunla tek başıma kalınca
çırılçıplak göründük birbirimize. Bu ilk karşılaşmada ne kadar utandık bir
bilsen. Ne ben, hayatın bildiğiyim ne de hayat, benim bildiğim hayat.
Sadece bununla da sınırlı değil bana
öğrettikleriniz. Duyguları da yalan söylemişsiniz. Hâlbuki saadet, sevgi bir
yere kadarmış. Senin en az bahsettiğin şeyler; hudutlar hani haritalara
mahsustu? Bu sınırlar insanlar için değilmişmiş…
Hele hele insanları hem eksik hem yalanlarla
anlatmışsınız. Oysaki sevgi gösteren, aşığı doruğunda bırakır, gidermiş. Mutlu görünenlerin öteki yüzü varmış. Kimse
hakikatte mutlu değilmiş. Al işte Perizâd. Toparlanabilirse toparlayayım hayatı
ama ya bu mümkün değilse…
Perizâd kırık bir sesle:
“Gelmek; geri dönmek zordur Ahmad. Anla beni.”
diye konuştu.
Ahmad her zamankinden daha güçlü bir sesle:
—Ben öğrendim Perizâd. Susam tanesinin neden
yıllardır sapasağlam durduğunu öğrendim. Sen aşktan sıkılınca bana senden
geriye tek o kaldı. Bir tek o taze kaldı bu aşktan. Sanki onu az önce kavurmuş
gibisin. Bu hayattan susam ile yüreğimin
aynı olduğunu öğrendim. Yüreğim sanki az önce kavrulmuş gibi.
Gitmek çare olur insana. Sen böyle düşünerek
çıktın gittin. Ben de onu deneyeceğim. Bakalım insanın tecrübeleri de öğütleri
gibi yalan mı?
Perizâd, içeriden ona seslenen kocasını duyunca
telefonu kapatmak için hazırlandı:
“Gidenler kaybolabiliyor. Benim ise sana yolun
açık olsun, demekten başka sözüm yok.”
—Hasretlik biter, diyenlerdendim. Onlar
taşlanmalı, dedim ya… Bendeki yürek ancak kumlara dayanır. Çocuk yüreğimle kum
fırtınasına giriyorum. Merak etme, yolum yolun değil. Niye merak edesin ki?
Ahmad telefonu kapadı. Paltosunun yakasını
kaldırdı. Başına şalını sardı. Uçsuz bucaksız çöle daldı.
Sahraların yegâne zayiat yolcusu
Titrek adımları kumlarda sürüyordu
(Bu öykü Aydos Edebiyat Dergisi (1)'nde yayınlanmıştır.)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
harflere dokunabilirsiniz...