Beni Yanlış Yönetiyorlar Sevgilim
Emine Yıldız
Bir nedensizliğe
girdim, sevgilim. Satürn’ün halkalarını boynuma geçiren Jüpiter hâkiminde
bıraktım huzurumu. Boşluk sarfının yönetilmekle ilgili olduğunu düşündüm önce.
Kendimi bıraktım. Yanlış yönetiliyorum… Hatta bakıldığında yönetilmekten
kaçtığım anlaşılır. Kaçarken yakalanıyor ve umumi kurallara sıkıştırılıyorum. Bakıyorum
yönetilenlere; memurlara… Her biri belli işler içinde. Bir satır olmaya
vakitleri yok. Huzur içinde gecenin sabah, geçenin ömürleri olmasını
bekliyorlar. Dişlileri tutturamıyorum. Amaçları, araçlarla bozuyorum. Sistem dışına
da atılamıyorum. Özgürlük hastalık gibi burada. Bir ayağım kapı dışına
gittiğinde mengeneye alınıyorum. Dışarı çıkan her ayağım koparılıyor; ben
nedense bundan vazgeçmiyorum.
Çarktan
sıyrılmayı özgürlük sanırken kalabalığın efendilerinin en çok yönettiği
kimselerden olmuşum! Korktum tabii. Yalnızdım bir de. Anlayabiliyor musun? Yalnızdım!
Efendiler kuyulardakileri toplar önce. Bir kuytuya müdahil olmuştum. Girdiğim
kuyudan umduğumu bulamadım. Sahiplendiler beni. Boynumda incili halatlarla
saraylara müstahak edildim. Altıma şeffaf sedir; üstüme yakuttan ağırlık
verdiler. Ağırlanırken değerlendirdiler
beni. Pazarlara çıkmadan açık artırıldım. Gördün mü sevgilim? Beni efendilere
teslim ettiler…
Yanlış
yönetiliyorum, sevgilim. Kimse ellerinde kelepçelerle hizmet edemez. Ben
çorbayı parmaklarımla karıştırırken sahip olundum. En çok yemek sunuşlarım
beğenildi. Çayı güzel yapardım. Yoğurdu kendime yaptırır, markete gölgemi
gönderirdim. Para üstlerini sağ cebimde biriktirir, altlarını cenuba saklardım.
İlk okkalı tokadımı ceplerimden yedim. Beni tasarrufumla yasakladılar,
sevgilim…
Jüpiter’in
krallığına kuyudan girdim. Sancağı elime, ak kılıçları belime alsaydım ve
yürüseydim daima kuzeye; kendimi donmuş bataklıkların varisi saydırabilirdim.
Efendilik öğrenir, köleler edinebilirdim. Saraylarımda ölümler oynatırdım. İlk
önce karı-kocaları fırınlatırdım. Kırbaç bende olduktan sonra nenize lazım aynı
çatıda birliktelik! Bendeliklerinden yakalanmış körpeleri onlara aş diye
yedirirdim. Aynı evlerin evlilerini Eros’a
yasaklar, bir küçük tanrı olma hayali edinirdim Zeus’tan onaylı, hüviyetli.
Adil katiller yetiştiren siyaset akademileri kurardım: Şimşeğiniz bol olsun!
Kuyuya girdiğimde
yılan yumurtalarından başka yiyecek bulamadım. İtirafımdır. Yavru yılanlarının
tadı saf yumurtadan iyi değildir. En çok kabuklarından ölmek onları bezdirir.
Yavruların renkleri annelerinin nefretlerine göredir. Bir de anneler korkaktır.
Minik yılanlarının gözlerinin önünde yenmesine katlanamazlar. Bir deliğe
girerken tıslamalarına aldırılmadığını bilirler. Zayıflıktan zehirlerini
dişlerinde gizlerler. Nihayet gece olur; kendilerini öldürürler. Beni katil
olmanın meşru olduğu bir ülkede yetiştirdiler, sevgilim…
Çarmıhları
kurmuşlardı bir sabah. Kuyuya bir kordon indirildi. Zincir boynuma geçirildi.
Beni boynumdan evrene saldılar. Özgürlüğün dönmek olduğu bir çağa getirildim.
Hayat kurmalı semazenler gibi. Dönerken müreccaların sendelememesi için
karneyle dağıtılan uyuşturucuların hizmetçilerine dâhilim. Geceleri müphem dumanlar
içreyim. Hayır. Tütün uyuşturucu değildir. Ben en çok tütün kokmadığım için
sevildim…
Paslı raylarda
sabahlatıldım bir aralık. Küflenmiş ekmeklerin hizmetçisi ilan edildim. Efendilerim ne olacağıma karar veremedikleri
için ellerinde çengelli kamçılarla vagonlar dolusu ben’i sınır dışı etti. Kimse
kafasının karışmasından memnun olmaz, sevgilim.
Bana ne olduysa
rıhtımdan kendimi hür bıraktığımda oldu. Albino yunusların sırtında seksen
günde devriâlem! Anaforlara gelirken silkinip buz dağlarında terk ettim
dostlarımı.
“Akınız buz
olmasın sevdiklerim.”
Sarp bir yamaç
bulsam çimenler içinde. Yok! Buz dağının görünmeyen mağaralarında sarkıtlar
altındayım şimdi. Kristaller üzerime düşerken gözlerimden akanın aradığım
olduğunu iddia edemem. Nedensizlik… Amma sözledim! Hükümdarımın kucağındayım bu
gece. Asası kristal olanın tahtı sıcakmış. Evren muhaddisinin gözlerine
sinerim. Sarı bir parıltı gördün mü semadan geçen? O bendim.
Hikmetli
sözlerinin içinde ellerimi kenetleyen buluşlarını özledim. Sesindeki âlem
müfessirini, filozofunu da... Günler sen günlerken saatler koşuyordu. Ol
sebepten nâşî, bulduğumu terk edişlerimden bezdim. Yine sevgilim, dostlarımı
ellerinden tutup limanda bıraktım yine. Ellerinden birkaç tüy hatıra kaldı
bana. Senin ellerinden... Öpüşlerimi silmeyi her defasında ertelediğin
ellerinden... Dudaklarım sana, ellerin bana emanet.
En son ne zaman
amaçlanmıştık? Bana emanet ettiğin hedeflerini dipfrize bırakalı ve orada
unutalı çok oldu. Ruh sanrıları, kalp sanrıları, göz sanrıları… Bir deliyle
birlikteyim, diye övünür müsün meclis–i şuarâda? Bir delinin güncesinde bulur
musun arananları? En çok deliyken anlaşıldığını düşünmek mümkün mü? Kabul
edilebilir olanı çantana bıraktım. Beni bende okumana az kaldı. Güncem demiştim,
en çok hak edenin… Giyotin altı günlerimin sahibine veya dostuma bırakıyorum kendimi, sevgilim. Kıskanmazsın beni, değil mi?
(Bu yazı Aydos Edebiyat Dergisi'nin 5. sayısında yayınlanmıştır.)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
harflere dokunabilirsiniz...