8 Ocak 2015 Perşembe

Yanlış yönetiliyorum, sevgilim


Beni Yanlış Yönetiyorlar Sevgilim


Emine Yıldız

Bir nedensizliğe girdim, sevgilim. Satürn’ün halkalarını boynuma geçiren Jüpiter hâkiminde bıraktım huzurumu. Boşluk sarfının yönetilmekle ilgili olduğunu düşündüm önce. Kendimi bıraktım. Yanlış yönetiliyorum… Hatta bakıldığında yönetilmekten kaçtığım anlaşılır. Kaçarken yakalanıyor ve umumi kurallara sıkıştırılıyorum. Bakıyorum yönetilenlere; memurlara… Her biri belli işler içinde. Bir satır olmaya vakitleri yok. Huzur içinde gecenin sabah, geçenin ömürleri olmasını bekliyorlar. Dişlileri tutturamıyorum. Amaçları, araçlarla bozuyorum. Sistem dışına da atılamıyorum. Özgürlük hastalık gibi burada. Bir ayağım kapı dışına gittiğinde mengeneye alınıyorum. Dışarı çıkan her ayağım koparılıyor; ben nedense bundan vazgeçmiyorum.

Çarktan sıyrılmayı özgürlük sanırken kalabalığın efendilerinin en çok yönettiği kimselerden olmuşum! Korktum tabii. Yalnızdım bir de. Anlayabiliyor musun? Yalnızdım! Efendiler kuyulardakileri toplar önce. Bir kuytuya müdahil olmuştum. Girdiğim kuyudan umduğumu bulamadım. Sahiplendiler beni. Boynumda incili halatlarla saraylara müstahak edildim. Altıma şeffaf sedir; üstüme yakuttan ağırlık verdiler.  Ağırlanırken değerlendirdiler beni. Pazarlara çıkmadan açık artırıldım. Gördün mü sevgilim? Beni efendilere teslim ettiler…

Yanlış yönetiliyorum, sevgilim. Kimse ellerinde kelepçelerle hizmet edemez. Ben çorbayı parmaklarımla karıştırırken sahip olundum. En çok yemek sunuşlarım beğenildi. Çayı güzel yapardım. Yoğurdu kendime yaptırır, markete gölgemi gönderirdim. Para üstlerini sağ cebimde biriktirir, altlarını cenuba saklardım. İlk okkalı tokadımı ceplerimden yedim. Beni tasarrufumla yasakladılar, sevgilim…

Jüpiter’in krallığına kuyudan girdim. Sancağı elime, ak kılıçları belime alsaydım ve yürüseydim daima kuzeye; kendimi donmuş bataklıkların varisi saydırabilirdim. Efendilik öğrenir, köleler edinebilirdim. Saraylarımda ölümler oynatırdım. İlk önce karı-kocaları fırınlatırdım. Kırbaç bende olduktan sonra nenize lazım aynı çatıda birliktelik! Bendeliklerinden yakalanmış körpeleri onlara aş diye yedirirdim.  Aynı evlerin evlilerini Eros’a yasaklar, bir küçük tanrı olma hayali edinirdim Zeus’tan onaylı, hüviyetli. Adil katiller yetiştiren siyaset akademileri kurardım: Şimşeğiniz bol olsun!
Kuyuya girdiğimde yılan yumurtalarından başka yiyecek bulamadım. İtirafımdır. Yavru yılanlarının tadı saf yumurtadan iyi değildir. En çok kabuklarından ölmek onları bezdirir. Yavruların renkleri annelerinin nefretlerine göredir. Bir de anneler korkaktır. Minik yılanlarının gözlerinin önünde yenmesine katlanamazlar. Bir deliğe girerken tıslamalarına aldırılmadığını bilirler. Zayıflıktan zehirlerini dişlerinde gizlerler. Nihayet gece olur; kendilerini öldürürler. Beni katil olmanın meşru olduğu bir ülkede yetiştirdiler, sevgilim…

Çarmıhları kurmuşlardı bir sabah. Kuyuya bir kordon indirildi. Zincir boynuma geçirildi. Beni boynumdan evrene saldılar. Özgürlüğün dönmek olduğu bir çağa getirildim. Hayat kurmalı semazenler gibi. Dönerken müreccaların sendelememesi için karneyle dağıtılan uyuşturucuların hizmetçilerine dâhilim. Geceleri müphem dumanlar içreyim. Hayır. Tütün uyuşturucu değildir. Ben en çok tütün kokmadığım için sevildim…

Paslı raylarda sabahlatıldım bir aralık. Küflenmiş ekmeklerin hizmetçisi ilan edildim.  Efendilerim ne olacağıma karar veremedikleri için ellerinde çengelli kamçılarla vagonlar dolusu ben’i sınır dışı etti. Kimse kafasının karışmasından memnun olmaz, sevgilim.

Bana ne olduysa rıhtımdan kendimi hür bıraktığımda oldu. Albino yunusların sırtında seksen günde devriâlem! Anaforlara gelirken silkinip buz dağlarında terk ettim dostlarımı.

“Akınız buz olmasın sevdiklerim.”

Sarp bir yamaç bulsam çimenler içinde. Yok! Buz dağının görünmeyen mağaralarında sarkıtlar altındayım şimdi. Kristaller üzerime düşerken gözlerimden akanın aradığım olduğunu iddia edemem. Nedensizlik… Amma sözledim! Hükümdarımın kucağındayım bu gece. Asası kristal olanın tahtı sıcakmış. Evren muhaddisinin gözlerine sinerim. Sarı bir parıltı gördün mü semadan geçen? O bendim.

Hikmetli sözlerinin içinde ellerimi kenetleyen buluşlarını özledim. Sesindeki âlem müfessirini, filozofunu da... Günler sen günlerken saatler koşuyordu. Ol sebepten nâşî, bulduğumu terk edişlerimden bezdim. Yine sevgilim, dostlarımı ellerinden tutup limanda bıraktım yine. Ellerinden birkaç tüy hatıra kaldı bana. Senin ellerinden... Öpüşlerimi silmeyi her defasında ertelediğin ellerinden... Dudaklarım sana, ellerin bana emanet.

En son ne zaman amaçlanmıştık? Bana emanet ettiğin hedeflerini dipfrize bırakalı ve orada unutalı çok oldu. Ruh sanrıları, kalp sanrıları, göz sanrıları… Bir deliyle birlikteyim, diye övünür müsün meclis–i şuarâda? Bir delinin güncesinde bulur musun arananları? En çok deliyken anlaşıldığını düşünmek mümkün mü? Kabul edilebilir olanı çantana bıraktım. Beni bende okumana az kaldı. Güncem demiştim, en çok hak edenin… Giyotin altı günlerimin sahibine veya dostuma bırakıyorum kendimi, sevgilim. Kıskanmazsın beni, değil mi?


(Bu yazı Aydos Edebiyat Dergisi'nin 5. sayısında yayınlanmıştır.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

harflere dokunabilirsiniz...