8 Ocak 2015 Perşembe

Mum



            MUM

EMİNE YILDIZ

Yusuf, yirmi beşinde bir gençti. İstanbul’un merkezi bir semtinde yaşlı halasıyla beraber yaşıyordu. Altı yıl önce ailesini bir yangında gözleri önünde kaybetmiş, bu acıyla beraber sinir krizi nöbetleri yaşamaya başlamıştı. Kullandığı ilaçların ona fayda sağlamadığını sezdiği zaman çareler aramaya koyuldu.  Akrabalarının telkiniyle psikolojik bir tedavi sürecine başlama kararı aldı. Arnavut kaldırımında ilerlerken nihayet psikoterapi merkezine girdi. Günlük terapisini öğleden sonraları şehrin neredeyse bu en lüks merkezinde geçiriyordu. Gösterişli kapının önüne geldiğinde kapının açılmasını bekledi. Kapı açılınca karşısında beyaz kıyafet içinde bir kadın gördü. Kadın, abartılı bir gülümsemeyle onu karşıladı, bekleme odasına aldı. Zarif bir sesle:
—Bir şeyler içer misiniz, diye sordu.
Yusuf:
—Bir şeyler yemek istemez miyim, diye soruya soruyla karşılık verdi.
Kadın içinden:
“Yine nöbet geçirdi galiba.” diye geçirdi. Konuşmadan dışarı çıktı.
Yusuf, önceden saatlerce bekletildiği bir odayı henüz görüyormuş gibi süzüyordu. Geniş odanın uyumlu döşemesi takdire şayan olsa da orta sehpa üzerindeki en az beş yıllık dergilerin değiştirilmediğini görmek onda tiksinti uyandırdı.
“Eminim doktor buraya bir kez olsun uğramıyor.” diye düşündü.
Dergilerden birine uzandığında içeri yine beyaz kıyafetli bir kadın girdi.
“Neden daha çok kadınlar beyaz giyer?” diye düşünmesine fırsat bulamadan kadın konuştu:
—Rıza bey, sizi bekliyor.
Bu bir emirdi. Gitmesi gerektiğini bilerek kalktı, bekleme odasını bir dahaki sefere kadar kaderine terk etti. Dar bir koridordan geçerken duvardaki değişken tablolara bakıyordu. Tablolar son bulunca nihai yere geldiğini anladı. Beyaz kıyafetli kadınlardan biri içeriye girip onun geldiğini söyledi. Kadın odadan çıkınca uçuk bir gülümsemeyle hastaya baktı. Az önce doktora Yusuf hakkında gözlemlerini anlatmış doktor da onu derhal görmesi gerektiğini söylemişti. Hemşire:
—Doktor, sizi bekliyor, dedi.
Kadına:
—Eminim öyledir, diye karşılık verip içeri girdi.
Odaya girdi. Doktor elinde spiralli defteriyle onun karşısındaydı. Gözlerini büyücek açıp dışarı çıktı. Az önce konuştuğu beyaz kıyafetli kadına seslendi:
—Affedersiniz!
Yeniden içeri girdi. Rıza, güngörmüş bir ifadeyle:
—Bu gün nasılsın, diye sordu.
Yusuf:
—Dünkü gibi, diye geçiştirdi. Sonra itiraf etme gereği duyarcasına:
—Az önce hakkınızda yanlış düşünmüşüm; affedersiniz, dedi. Gerçekten beni bekliyor olabileceğinizi tahmin etmemiştim.
Rıza, gözlüklerini düzeltip hastasına oturması için yer gösterdi. Bu yer, sıradan bir sandalye veya koltuk değil bas bayağı konforlu bir hasta yatağıydı. Yusuf oturmayı reddetmek istese de artık itirazlarının kar etmediğini bilecek kadar doktoru tanımıştı; gösterilen yere uzandı. Yatak o kadar rahattı ki bir an önce gözlerini kapamak istiyordu. Rıza bunu sezerek:
—Gözlerini kapayarak daha rahat konuşabiliriz, sanırım, dedi.
Yusuf denileni yaptı ve günlük terapinin bir an önce başlayıp son bulması için dua etmeye başladı. Çünkü burada geçirdiği her dakika ona ömründen ömür götürüyormuş hissi veriyordu.  Rıza, sıcak bir tonda sıcak olmaktan uzak bir soru yöneltti:
—Bireysel terapiler nasıl gidiyor?
Yusuf aynı sorudan bıkmışçasına:
—Ben de size bir soru sormak istiyorum, dedi.
Rıza, başını salladı. Yusuf tutarsız bir ses tonuyla doktora:
—Yıllardır buraya gelip gidiyorum, dedi. Şaşmadan her görüşmede bu soruyu bana yöneltiyorsunuz. Sorum şu: Bunun bir faydasını gördünüz mü?
Rıza’nın yüzünde zoraki gülümseme bir gülümseme oluştu. Hasta gencin karşısındaki koltuğa oturdu. Yusuf onu rahatlatmak istercesine konuyu değiştirdi:
—Bu gün de konuyu ben belirleyebilirim, değil mi?
—Elbette, doktorun sesi titremişti. Çünkü Yusuf ne zaman böyle dese saatlerini harcıyordu.
Yusuf eliyle başını işaret etti:
—Fark ettiniz mi; bilmiyorum ama burada çok şey var.
            Rıza, gözlerini genç adamdan bir an olsun çevirmiyordu. Yusuf’un kendini kontrol edemeyen; telaşlı hareketleri dikkatini çekmişti. Buna ek olarak defterine şunu kaydetti:
“Hasta düşünüyor.”
Genç adam, biraz daha devam etmek istiyordu. Rıza bunu sezmiş olacak ki:
—Ne var, diye sordu:
Yusuf soruyu düzeltti:
—Neler?
—Tamam, neler? Kafanda çok dediğin şeyleri bana anlatır mısın?
Yusuf konuşacakmış gibi dudaklarını araladı, sonra yersiz, kocaman bir kahkaha attı. Rıza buna anlam verememişti. Beklenmedik durumu defterine yazdı. Nihayet Yusuf:
—Bunu öğrenmek için yıllardır okuyan sizsiniz; tahmin edin, diye ona karşı çıktı.
Rıza hastasının tavırlarını beğenmemiş gibi yüzünü buruşturdu; oturduğu yerden kalktı, onun etrafında döndü, onu iyice süzdükten sonra elindeki defteri sallayarak:
—Anlaşılmak istiyorsun, dedi. Durumunu özetlemem için bana bu kadar ipucu yetti.
Yusuf sırıttı. Her şeyi baştan alması gerektiğini fark etti:
—Anlaşılmak sizin tespitiniz. Aslında belki de beni anlamak isteyen tek kişi sizsiniz. Tabi ki bunu karşılıksız yapmıyorsunuz ama onlar öyle miydi?
Doktor, kalemini ağzına götürdü. Yusuf’a sakin bir ses tonuyla:
     Onlardan hiç bahsetmemiştin, dedi.
 Yusuf:
—Tespit doktor, diye ayağa fırladı. Oldukça şaşırmış görünüyordu. Odada bir iki volta attıktan sonra sesini alçalttı:
—Eksik tespit, hasta kaybettirir. Yıllar boyunca onlardan hiç bahsetmediğimi nasıl söylersiniz? Asıl konumuz buydu ve siz bunu bilmediğinizi söylüyorsunuz. Neyse ki zararı yok. Hala hayatta ve sizin kliniğinizdeysem sorun yok, demektir.
Rıza afallamıştı. Beş yıldır gelen hastasının böylesine önemli bir kilidini nasıl fark edememiş olabilirdi? “Onlar” dediğini tam olarak anlatmadıysa da sezmeliydi.
“Henüz profesör olmuş bir doktorun duyulmasından nefret edeceği bir hadise!”  
Rıza, başını sağa sola sallayıp sakin olmaya çalıştı. Yusuf ise ona gülerek bakıyordu. Rıza, içinden:
“Açığımı yakalıyormuş.” diye geçirdi. Olası bir başarısızlıktan sıyrılmak ister gibi:
—Tamam, dedi. Farz edelim ki seni ayrıntısıyla tanıyamadım.
Yusuf tepki verdi:
—Kabul edelim, demeliydiniz.
Rıza sabırla konuşuyordu:
—Sorun değil. Kabul ediyorum. Ayrıntıları birer birer inceleme fırsatım olmadı.
Yusuf:
—Eksiklikleri görmek başlangıç için oldukça iyi, diye güldü.
Rıza alnına biriken terleri silmek için masasına doğru yürüdü. Çekmeceden steril bir mendil çıkarıp alnını sildi. Hastasının yanına dönüp ahşap bir koltuğa oturdu. İçinden hastalarının hastalıklarına sövme terapisine henüz başlamıştı ki kendini toparladı. Bu terapiden sayılırsa çağın orta çağdan yukarı olmaması gerekirdi. O zamanların çeşit çeşit işkence tedavilerinin yerinde şimdi ilaçlar vardı. Bunun daha az acımasız olduğunu düşündü. Belki de Yusuf’a yeni ilaçlar önerebilirdi. Doğru yol bu gibi göründü. Yusuf ona ayrılan süre boyunca sıkıntısını anlatır ve bir sakinleştirici ile evine dönebilirdi.  Yenik bir konuma katlanamayacak kadar kişiliğine uyarıcı yüklemişti. Güçlü bir sesle:
—Haydi, bakalım Yusuf. Tamamen baştan başlamak istiyorum, dedi. Not defterinin Yusuf için ayrılan kısmını yırttı, çöpe attı. Yeni, kalın bir defter aldı. Defterin kapağına büyük harflerle genç adamın adını yazdı:
“YUSUF”
Saatine baktığında hastasının daha bir saatlik randevusu olduğunu gördü. Bu süre başlangıç için geri tepilmeyecek kadar iyi bir nimetti. Koltuğa iyice yerleşip sakin ve sevecen bir ses tonuyla Yusuf’a doğru eğildi:
—Öncelikle rahatsız olduğun şeylerden bahset. Örneğin sana dayanılmaz acı veren veya seni kızdıran durumları anlat.
Yusuf doktora bakmaksızın:
—Bundan altı yıl önce anne, babamı ve kardeşimi yitirdiğim, diye başladı. Bu olaydan sonra en ufak bir kıvılcım beni hayattan koparmak için yeterli oldu: Bir annenin çocuğuna sarılması, yolda oynayan bir çocuğun yaralanıp düşmesi…  Annemlerin alevler içindeki çığlıkları kulaklarımdan silinmezken her gece mutlaka bir evden bir bebek ağlaması duymak nasıl bir acıdır anlayabilirsiniz. Sanırım beni en çok sarsan akşamları işten eve gelişim oluyor: Evde sadece halamın bastonunun tıkırtısını duymak ve bir sonraki sabaha kadar hiç konuşmamak…  Özellikle size geçen yıllarda anlattığım sahipsiz seslerin kulaklarımdaki uğultusu beni korkutuyor. Sesler uğultudan fısıltıya dönüşünce ilaç alıp uyumaktan başka bir şey yapmak istemiyorum.
—Seslerden korkuyor musun, diye sordu doktor.
—Tanıdık olabilirler.
—Olsa ne olacak?
—Ya annemlerse?
—Senin için bir fırsat olamaz mı?
—Ne fırsatı?
—Yıllar boyunca onlara anlatmak istediğin şeyler birikti. Bunları anlatmak için bir fırsat hem de kaçırılmaz bir fırsat.
Yusuf, korkuyla doktorun yüzüne baktı. Rıza, hastasının şaşkın hatta korkmuş haline anlam veremeyerek konuşması için sorular yöneltmeye devam etti:
—Uyuduktan sonra rahatlıyor musun?
Yusuf, doktorun konuyu değiştirmesinden büyük bir sevinç duymuştu. Onu bekletmeksizin soruyu cevapladı:
—Genellikle.
—Nasıl bir rahatlık bu? Güzel rüyalar görmek gibi mi? Yoksa sevdiğin birini düşünmek gibi mi?
Yusuf, gülümsedi:
—Rüya görmemek benim için daha rahatlatıcı oluyor. Biliyorum rüyalar hakkında elinizden pek bir şey gelmiyor bunun yanında eğer çok mutsuz uyumamışsam benim de gördüğüm güzel rüyalar var.
—Hadi, anlat.
—Hani bazı rüyalar olur ya; günler boyunca sürer, uyanmadığınız sürece akıp giderler. Benim de öyle rüyalarım oluyor. Annemlerle yaşayıp gidiyoruz; birlikte yemek yiyor, bir yerlere gidiyor, gülüp eğleniyoruz.
—Sonra?
Yusuf’un yüzü asıldı:
—Uyanıyorum.
—Her şey sona eriyor.
—Evet.
—Zaten bu bir rüya değil miydi? Elbette uyanacaktın. Buna hazırlıklı olmalıydın.
—Onlarla beraber bilincim de yok oldu.
Rıza, hala kapalı kapıların varlığını hissediyordu:
—Artık onları düşünmeyi bırakmalısın. Uzun bir süredir acı çekiyorsun. Onlar öldü; artık yoklar. Onları mutlaka anacaksın ama bu onları sana geri getirmeyecek. Ölümü kabul etmelisin.
Yusuf, aniden bağırdı:
—Eğer…
Sustu, ağlıyordu. Rıza şaşırmıştı. Yusuf’un kalktığını görünce onu durdurması gerektiğini anladı. Belki de bu gün bir sır çözülecekti. Yusuf’un kolundan tuttu:
—Eğer, ne? Yusuf, bana her şeyi anlat ki bu acıdan kurtulabilesin. Anlatmadığın yerler oldukça rahata kavuşamazsın.
Yusuf derin bir nefes alıp:
—Ama bunu hiç kimseye söylemedim, dedi.
Rıza’nın merakı katlanmıştı:
—Bana güvenebilirsin. Aramızda kalır. Ben sadece sana yardım etmek için seni dinliyorum.
—Bana gerçekten yardım edecek misiniz?
—Ümit ediyorum ki iyileşeceksin.
Yusuf yutkundu:
—Küçükken karanlıkta uyuyamazdım. O, gece elektrik kesilmişti ve salonda mum yanıyordu. Uykum gelince annem beni odama götürdü. Odam salona bakıyordu. Anneme odanın kapısını örtmemesini ve mumu söndürmemesini söyledim. Korkuyordum. Annem beni anlayışla karşıladı ve dediklerimi yaptı.
Kollarını doktordan kurtarıp bir koltuğa çöktü. Rıza, sakalını sıvazlıyordu. Yusuf, başını kaldırmadan ona:
—Bunu unutabilir miyim, diye sordu.
Rıza, masasına gitmiş, reçete silsilesine bir yenisini ekliyordu. Kâğıda üç yeni ilaç yazıp  önce kâğıdı sonra elini genç adama uzattı:
—Bunları tarif ettiğim gibi kullan. Randevu saatlerin konusunda yeni düzenleme yapacağım. Bundan sonra biraz daha sık görüşeceğiz. Saatler belirlenince seni arayacaklar.
Yusuf, elini sıkan doktorla vedalaşıp odadan çıktı. Odadan çıkarken gördüğü beyaz kıyafetli kadınlardan birine seslendi:
—Beyaz size de çok yakışmış. Annem de beyazı severdi.

Emine YILDIZ
(Bu yazı Aydos Edebiyat Dergisi 2. Sayısında yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

harflere dokunabilirsiniz...