MUM
EMİNE YILDIZ
Yusuf, yirmi
beşinde bir gençti. İstanbul’un merkezi bir semtinde yaşlı halasıyla beraber
yaşıyordu. Altı yıl önce ailesini bir yangında gözleri önünde kaybetmiş, bu
acıyla beraber sinir krizi nöbetleri yaşamaya başlamıştı. Kullandığı ilaçların
ona fayda sağlamadığını sezdiği zaman çareler aramaya koyuldu. Akrabalarının telkiniyle psikolojik bir
tedavi sürecine başlama kararı aldı. Arnavut kaldırımında ilerlerken nihayet psikoterapi
merkezine girdi. Günlük terapisini öğleden sonraları şehrin neredeyse bu en
lüks merkezinde geçiriyordu. Gösterişli kapının önüne geldiğinde kapının
açılmasını bekledi. Kapı açılınca karşısında beyaz kıyafet içinde bir kadın
gördü. Kadın, abartılı bir gülümsemeyle onu karşıladı, bekleme odasına aldı.
Zarif bir sesle:
—Bir şeyler
içer misiniz, diye sordu.
Yusuf:
—Bir şeyler
yemek istemez miyim, diye soruya soruyla karşılık verdi.
Kadın içinden:
“Yine nöbet
geçirdi galiba.” diye geçirdi. Konuşmadan dışarı çıktı.
Yusuf, önceden
saatlerce bekletildiği bir odayı henüz görüyormuş gibi süzüyordu. Geniş odanın
uyumlu döşemesi takdire şayan olsa da orta sehpa üzerindeki en az beş yıllık dergilerin
değiştirilmediğini görmek onda tiksinti uyandırdı.
“Eminim doktor
buraya bir kez olsun uğramıyor.” diye düşündü.
Dergilerden
birine uzandığında içeri yine beyaz kıyafetli bir kadın girdi.
“Neden daha çok
kadınlar beyaz giyer?” diye düşünmesine fırsat bulamadan kadın konuştu:
—Rıza bey, sizi
bekliyor.
Bu bir emirdi.
Gitmesi gerektiğini bilerek kalktı, bekleme odasını bir dahaki sefere kadar
kaderine terk etti. Dar bir koridordan geçerken duvardaki değişken tablolara
bakıyordu. Tablolar son bulunca nihai yere geldiğini anladı. Beyaz kıyafetli
kadınlardan biri içeriye girip onun geldiğini söyledi. Kadın odadan çıkınca
uçuk bir gülümsemeyle hastaya baktı. Az önce doktora Yusuf hakkında
gözlemlerini anlatmış doktor da onu derhal görmesi gerektiğini söylemişti.
Hemşire:
—Doktor, sizi
bekliyor, dedi.
Kadına:
—Eminim
öyledir, diye karşılık verip içeri girdi.
Odaya girdi.
Doktor elinde spiralli defteriyle onun karşısındaydı. Gözlerini büyücek açıp
dışarı çıktı. Az önce konuştuğu beyaz kıyafetli kadına seslendi:
—Affedersiniz!
Yeniden içeri
girdi. Rıza, güngörmüş bir ifadeyle:
—Bu gün
nasılsın, diye sordu.
Yusuf:
—Dünkü gibi,
diye geçiştirdi. Sonra itiraf etme gereği duyarcasına:
—Az önce
hakkınızda yanlış düşünmüşüm; affedersiniz, dedi. Gerçekten beni bekliyor
olabileceğinizi tahmin etmemiştim.
Rıza, gözlüklerini
düzeltip hastasına oturması için yer gösterdi. Bu yer, sıradan bir sandalye
veya koltuk değil bas bayağı konforlu bir hasta yatağıydı. Yusuf oturmayı
reddetmek istese de artık itirazlarının kar etmediğini bilecek kadar doktoru
tanımıştı; gösterilen yere uzandı. Yatak o kadar rahattı ki bir an önce
gözlerini kapamak istiyordu. Rıza bunu sezerek:
—Gözlerini
kapayarak daha rahat konuşabiliriz, sanırım, dedi.
Yusuf denileni
yaptı ve günlük terapinin bir an önce başlayıp son bulması için dua etmeye
başladı. Çünkü burada geçirdiği her dakika ona ömründen ömür götürüyormuş hissi
veriyordu. Rıza, sıcak bir tonda sıcak
olmaktan uzak bir soru yöneltti:
—Bireysel
terapiler nasıl gidiyor?
Yusuf aynı
sorudan bıkmışçasına:
—Ben de size
bir soru sormak istiyorum, dedi.
Rıza, başını
salladı. Yusuf tutarsız bir ses tonuyla doktora:
—Yıllardır
buraya gelip gidiyorum, dedi. Şaşmadan her görüşmede bu soruyu bana
yöneltiyorsunuz. Sorum şu: Bunun bir faydasını gördünüz mü?
Rıza’nın
yüzünde zoraki gülümseme bir gülümseme oluştu. Hasta gencin karşısındaki
koltuğa oturdu. Yusuf onu rahatlatmak istercesine konuyu değiştirdi:
—Bu gün de
konuyu ben belirleyebilirim, değil mi?
—Elbette,
doktorun sesi titremişti. Çünkü Yusuf ne zaman böyle dese saatlerini
harcıyordu.
Yusuf eliyle
başını işaret etti:
—Fark ettiniz
mi; bilmiyorum ama burada çok şey var.
Rıza, gözlerini genç adamdan bir
an olsun çevirmiyordu. Yusuf’un kendini kontrol edemeyen; telaşlı hareketleri dikkatini
çekmişti. Buna ek olarak defterine şunu kaydetti:
“Hasta
düşünüyor.”
Genç adam,
biraz daha devam etmek istiyordu. Rıza bunu sezmiş olacak ki:
—Ne var, diye
sordu:
Yusuf soruyu
düzeltti:
—Neler?
—Tamam, neler?
Kafanda çok dediğin şeyleri bana anlatır mısın?
Yusuf
konuşacakmış gibi dudaklarını araladı, sonra yersiz, kocaman bir kahkaha attı.
Rıza buna anlam verememişti. Beklenmedik durumu defterine yazdı. Nihayet Yusuf:
—Bunu öğrenmek
için yıllardır okuyan sizsiniz; tahmin edin, diye ona karşı çıktı.
Rıza hastasının
tavırlarını beğenmemiş gibi yüzünü buruşturdu; oturduğu yerden kalktı, onun
etrafında döndü, onu iyice süzdükten sonra elindeki defteri sallayarak:
—Anlaşılmak
istiyorsun, dedi. Durumunu özetlemem için bana bu kadar ipucu yetti.
Yusuf sırıttı.
Her şeyi baştan alması gerektiğini fark etti:
—Anlaşılmak
sizin tespitiniz. Aslında belki de beni anlamak isteyen tek kişi sizsiniz. Tabi
ki bunu karşılıksız yapmıyorsunuz ama onlar öyle miydi?
—
Onlardan hiç
bahsetmemiştin, dedi.
Yusuf:
—Tespit doktor,
diye ayağa fırladı. Oldukça şaşırmış görünüyordu. Odada bir iki volta attıktan
sonra sesini alçalttı:
—Eksik tespit,
hasta kaybettirir. Yıllar boyunca onlardan hiç bahsetmediğimi nasıl söylersiniz?
Asıl konumuz buydu ve siz bunu bilmediğinizi söylüyorsunuz. Neyse ki zararı
yok. Hala hayatta ve sizin kliniğinizdeysem sorun yok, demektir.
Rıza
afallamıştı. Beş yıldır gelen hastasının böylesine önemli bir kilidini nasıl
fark edememiş olabilirdi? “Onlar” dediğini tam olarak anlatmadıysa da
sezmeliydi.
“Henüz profesör
olmuş bir doktorun duyulmasından nefret edeceği bir hadise!”
Rıza, başını
sağa sola sallayıp sakin olmaya çalıştı. Yusuf ise ona gülerek bakıyordu. Rıza,
içinden:
“Açığımı yakalıyormuş.”
diye geçirdi. Olası bir başarısızlıktan sıyrılmak ister gibi:
—Tamam, dedi.
Farz edelim ki seni ayrıntısıyla tanıyamadım.
Yusuf tepki
verdi:
—Kabul edelim,
demeliydiniz.
Rıza sabırla
konuşuyordu:
—Sorun değil.
Kabul ediyorum. Ayrıntıları birer birer inceleme fırsatım olmadı.
Yusuf:
—Eksiklikleri
görmek başlangıç için oldukça iyi, diye güldü.
Rıza alnına
biriken terleri silmek için masasına doğru yürüdü. Çekmeceden steril bir mendil
çıkarıp alnını sildi. Hastasının yanına dönüp ahşap bir koltuğa oturdu. İçinden
hastalarının hastalıklarına sövme terapisine henüz başlamıştı ki kendini
toparladı. Bu terapiden sayılırsa çağın orta çağdan yukarı olmaması gerekirdi.
O zamanların çeşit çeşit işkence tedavilerinin yerinde şimdi ilaçlar vardı.
Bunun daha az acımasız olduğunu düşündü. Belki de Yusuf’a yeni ilaçlar
önerebilirdi. Doğru yol bu gibi göründü. Yusuf ona ayrılan süre boyunca
sıkıntısını anlatır ve bir sakinleştirici ile evine dönebilirdi. Yenik bir konuma katlanamayacak kadar
kişiliğine uyarıcı yüklemişti. Güçlü bir sesle:
—Haydi, bakalım
Yusuf. Tamamen baştan başlamak istiyorum, dedi. Not defterinin Yusuf için
ayrılan kısmını yırttı, çöpe attı. Yeni, kalın bir defter aldı. Defterin
kapağına büyük harflerle genç adamın adını yazdı:
“YUSUF”
Saatine
baktığında hastasının daha bir saatlik randevusu olduğunu gördü. Bu süre
başlangıç için geri tepilmeyecek kadar iyi bir nimetti. Koltuğa iyice yerleşip
sakin ve sevecen bir ses tonuyla Yusuf’a doğru eğildi:
—Öncelikle
rahatsız olduğun şeylerden bahset. Örneğin sana dayanılmaz acı veren veya seni
kızdıran durumları anlat.
Yusuf doktora
bakmaksızın:
—Bundan altı
yıl önce anne, babamı ve kardeşimi yitirdiğim, diye başladı. Bu olaydan sonra
en ufak bir kıvılcım beni hayattan koparmak için yeterli oldu: Bir annenin
çocuğuna sarılması, yolda oynayan bir çocuğun yaralanıp düşmesi… Annemlerin alevler içindeki çığlıkları
kulaklarımdan silinmezken her gece mutlaka bir evden bir bebek ağlaması duymak
nasıl bir acıdır anlayabilirsiniz. Sanırım beni en çok sarsan akşamları işten
eve gelişim oluyor: Evde sadece halamın bastonunun tıkırtısını duymak ve bir
sonraki sabaha kadar hiç konuşmamak…
Özellikle size geçen yıllarda anlattığım sahipsiz seslerin kulaklarımdaki
uğultusu beni korkutuyor. Sesler uğultudan fısıltıya dönüşünce ilaç alıp
uyumaktan başka bir şey yapmak istemiyorum.
—Seslerden
korkuyor musun, diye sordu doktor.
—Tanıdık
olabilirler.
—Olsa ne
olacak?
—Ya annemlerse?
—Senin için bir
fırsat olamaz mı?
—Ne fırsatı?
—Yıllar boyunca
onlara anlatmak istediğin şeyler birikti. Bunları anlatmak için bir fırsat hem
de kaçırılmaz bir fırsat.
Yusuf, korkuyla
doktorun yüzüne baktı. Rıza, hastasının şaşkın hatta korkmuş haline anlam
veremeyerek konuşması için sorular yöneltmeye devam etti:
—Uyuduktan
sonra rahatlıyor musun?
Yusuf, doktorun
konuyu değiştirmesinden büyük bir sevinç duymuştu. Onu bekletmeksizin soruyu
cevapladı:
—Genellikle.
—Nasıl bir
rahatlık bu? Güzel rüyalar görmek gibi mi? Yoksa sevdiğin birini düşünmek gibi
mi?
Yusuf,
gülümsedi:
—Rüya görmemek
benim için daha rahatlatıcı oluyor. Biliyorum rüyalar hakkında elinizden pek
bir şey gelmiyor bunun yanında eğer çok mutsuz uyumamışsam benim de gördüğüm
güzel rüyalar var.
—Hadi, anlat.
—Hani bazı
rüyalar olur ya; günler boyunca sürer, uyanmadığınız sürece akıp giderler.
Benim de öyle rüyalarım oluyor. Annemlerle yaşayıp gidiyoruz; birlikte yemek
yiyor, bir yerlere gidiyor, gülüp eğleniyoruz.
—Sonra?
Yusuf’un yüzü
asıldı:
—Uyanıyorum.
—Her şey sona
eriyor.
—Evet.
—Zaten bu bir
rüya değil miydi? Elbette uyanacaktın. Buna hazırlıklı olmalıydın.
—Onlarla
beraber bilincim de yok oldu.
Rıza, hala
kapalı kapıların varlığını hissediyordu:
—Artık onları
düşünmeyi bırakmalısın. Uzun bir süredir acı çekiyorsun. Onlar öldü; artık
yoklar. Onları mutlaka anacaksın ama bu onları sana geri getirmeyecek. Ölümü
kabul etmelisin.
Yusuf, aniden
bağırdı:
—Eğer…
Sustu,
ağlıyordu. Rıza şaşırmıştı. Yusuf’un kalktığını görünce onu durdurması
gerektiğini anladı. Belki de bu gün bir sır çözülecekti. Yusuf’un kolundan
tuttu:
—Eğer, ne?
Yusuf, bana her şeyi anlat ki bu acıdan kurtulabilesin. Anlatmadığın yerler
oldukça rahata kavuşamazsın.
Yusuf derin bir
nefes alıp:
—Ama bunu hiç
kimseye söylemedim, dedi.
Rıza’nın merakı
katlanmıştı:
—Bana
güvenebilirsin. Aramızda kalır. Ben sadece sana yardım etmek için seni
dinliyorum.
—Bana gerçekten
yardım edecek misiniz?
—Ümit ediyorum
ki iyileşeceksin.
Yusuf yutkundu:
—Küçükken
karanlıkta uyuyamazdım. O, gece elektrik kesilmişti ve salonda mum yanıyordu.
Uykum gelince annem beni odama götürdü. Odam salona bakıyordu. Anneme odanın
kapısını örtmemesini ve mumu söndürmemesini söyledim. Korkuyordum. Annem beni
anlayışla karşıladı ve dediklerimi yaptı.
Kollarını
doktordan kurtarıp bir koltuğa çöktü. Rıza, sakalını sıvazlıyordu. Yusuf,
başını kaldırmadan ona:
—Bunu
unutabilir miyim, diye sordu.
Rıza, masasına
gitmiş, reçete silsilesine bir yenisini ekliyordu. Kâğıda üç yeni ilaç yazıp önce kâğıdı sonra elini genç adama uzattı:
—Bunları tarif
ettiğim gibi kullan. Randevu saatlerin konusunda yeni düzenleme yapacağım.
Bundan sonra biraz daha sık görüşeceğiz. Saatler belirlenince seni arayacaklar.
Yusuf, elini
sıkan doktorla vedalaşıp odadan çıktı. Odadan çıkarken gördüğü beyaz kıyafetli
kadınlardan birine seslendi:
—Beyaz size de
çok yakışmış. Annem de beyazı severdi.
Emine YILDIZ
(Bu yazı Aydos Edebiyat Dergisi 2. Sayısında yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
harflere dokunabilirsiniz...