7 Ocak 2017 Cumartesi

vedalar/merhabalar yılı

emine yıldız er

zaman nasıl geçer? süreklilik duyulur mu? geçmiş bir yıl gerçekten geçmiş zamanı mı tanımlar? 
burada araya girmeliyim, kızım. bilmelisin ki rahatsız oldum kimi duygularından. elimde sıktığım ve yıllar yılı tuttuğum varlıkları böyle, gelişigüzel anmamalısın. üzülürüm demiyorum, darılıyorum...

kırık birer saz oldu şimdi anne-kız. birbirine karışan sözlerini önceden tasarlanmış notalarıyla ünlendiriyorlardı. ah, işte burada iki yitik vardı, biri gömütü çalışmış, diğeri o yitiğe kızının adıyla seslenen bir yitik.


"kabaca şunları söylemeliyim ki içimi parçalara ayırdım. içimi onca çok ayırdım ki bölünmek anlamını yitirdi."

insanın yüreği de kan tutmuyor mu hani bazen. beni mahveden o işte. yoksa ne sıktığım baş, ne titreyen dizlerim... hepsinin başı sağ olsun.
"an gelir de bir gülümsemenin ucunda bir sarılışta ve bir dokunuşta hem yakındır ömrün sönmesi hem bilmem ne tür bir kokuyla karışık sıcaktır ah o an gelmesi yok mudur kadını bütün benliğinden arındıracak yokluk basamağı gibi şeyler demeyeceğim ey okur bu öyle bir durum değildir bu başkalaşım veya çıldırasıya benzeşmedir belki vardır belki yoktur gerçeklik de böyle değil midir"

çırpınır kanatlarım ellerini tutamadığım ve çokça tuttuğum adamın yanında. sonra konar konar, yürür yürür yahut kanar durur birçok zaman sonra. al, der titrektir sesi.
"anneciğim o hep böyle olmamış mıdır?"

"dayanamaz ki size." der anne, kızına esrik bir karşılıkla.

aylar oldu, bir eksildik/arttık, aylar oldu, iki eksildik/arttık, yıl oldu, bir gidenimiz daha var, ayları ve yılları aşacak zamanlara çokluğumuz gelir. burulur, dürülür, kurur. aşınmaz. benim tek dileğim, selamını işitmek olur. 

şimdiki özlemek, öylesine bir özlemek değildir.

15 Haziran 2016 Çarşamba

yedinci sahip


giriş
- bayım, bu kaça?
- bayım mı? ha ha! onun kaçıncı sahibi olacağını tahmin edersen onu sana kimliğiyle birlikte, tahminin doğruysa beş kuruşunu almadan vereceğim.
- böyle deyince bakın, heyecanlandım. ellerim titremeye başladı. birazdan terler de. fakat teklifiniz bana zarar vermez. işte, tahminimi söylüyorum: yedinciyim.
- baştan sona doğru: on dört yıl, dört yıl; üç yıl, iki yıl; bir ve beş hafta! al. senindir. sende paralansın. ha ha!
masa’yla bağımız böyle kuruluyor. satıcı adam, bir top elyafla ip getiriyor. masa’nın yüzeyini kaplıyor. tam o sırada fark ediyorum. masa topal. adam, pişkin pişkin gülüyor. masa’nın ayağını çekiştiriyor. uygunsuz bir hareket. masa inliyor. bacak, adamın elinde kalıyor. adam gülüyor, masa, bacağının yeniden takılmasını bekliyor, ben de bekliyorum. sonra ikimiz birlikte yollanıyoruz. arkamızdan satıcı bağırıyor:
            - bir ara elyafla sicimleri getirirsin.
gizli emri başımla bile onaylamıyorum. elyafı satıp bir şişe tutkal almalıyım.
...
diğer yerden bir giriş
bir gecekonduda oturuyorum. yalnızım. herkes gibi. işçiyim. erkek değilim.
...
gazeteden bir parça koparıp masa’nın bacağına sıkıştırdım.
- bir bacağım kısa kalmış dik durmaya.
zararı yok, diyeceğim. vazgeçiyorum. alıngandır. ona söyleyeceğiniz söz üzerinde oldukça düşünür de hiçbir şey söyleyemezsiniz. açıkçası iyice yaşlanan - eskiyen değil - masa’nın kendini tahtakurularına teslim edebileceğinden korkuyorum. intihar! buna başka bir isim vermek aptallık olurdu. hem nasıl... delik deşik bir ihtiyar. onu böyle hayal etmem zor olmadı. odamı ahşap tozun kaplamasından daha korkunç bir şey bulmak için çabalıyorum. biraz daha düşünürsem bulacağım; eminim.
cilasız masa’nın bacaklarını kontrol ediyorum. uzun sürmedi. biri kısa, üç bacak. bu hâliyle ondan ne yapılır? duvara yaslamıştım onu bir işe yaraması için. yaradı da. ilk faydası beni yerde yemek yemekten kurtarması oldu. artık hesap kitap işlerimi yatağımın ayak ucuna ilişerek yapmamın anlamı yoktu. çatımın akması masa’nın gelişiyle sorun olmaktan çıktı. üzerine koyduğum kovalar sayesinde küçük bir tasarruf bile yapıyordum. bir de itiraf etmeliyim; gök gürültülerinde ona sığınıyordum.  ancak elbette böyle devam etmedi. üzerinde yemek yediğim herhangi bir gün devrildi. bacaklarından biri eklem yerinden kopmuştu. masa, ikinci kez sakatlandı.
- iyiyim, diye geçiştirdi.
döşemeye saçılmış az biraz yemeğimi görünce inledi:
- allah beni kahretmesin, yemeğinizi ziyan etmişim...
masa’nın utancı yüzümü kızarttı. bunu sürdürmenin anlamı yoktu. masa yaşlıydı. hem onun yedinci sahibiydim. bu boşuna olamazdı. sıfatımın hakkını vermeye başlayacaktım.
masa’ya onu emekliye ayırmak istediğimi söyledim. hemen işlemlere geçtik. masa, devletten sigortalıydı. bu yüzden kısa sürede sonuca varamayacağımızı biliyordum. bu aralıkta yeni bir kaza yaşanabilirdi. ısrarla işlerini sürdürmek istediği bir gün ona:
- temkin ihmale gelmez, diye bağırdığımı hatırlıyorum.
bu sözümle masa’yı kırmış olmalıydım. sanırım bundan, benimle uzun bir süre konuşmadı. evet, vicdanlı bir sahiptim. yine de bu onu umursamak zorunda olduğumu göstermiyordu; önemsemedim. masa’nın üzerindeki bütün görevleri almaya karar verdim. böylelikle geriye altında barınma işi kalıyordu.
- inanın, yağmur beni yormuyor. beni yine duvara dayayın. göreceksiniz hiçbir işimi aksatmayacağım.
aylar sonra kurduğu bu cümlelerden dolayı ondan nefret etmemek elde değildi. ancak ben nefret etmem. dolayısıyla bunu geçelim. sahi, neden nefretten bahsi açtık ki? öfkeden biraz aşağı bir kızgınlığım vardı, bu kadar.
masa’yı bir gün yine duvara dayadım. onu incitecek kadar çalıştırmadım. fakat o kendini kırdı. onaylı ilk maaş dilekçesini aldığımızda kaçınılmaz oldu, emeklilik ikramiyesini koca bir şişe tutkala harcadı...
tutkalla kendini adeta sabitledi. ona eskisinden daha genç göründüğünü söyledim. bilirsiniz biz yazarlar yalancıyızdır. ne yazık ki elimizden başka iş gelmiyor. sizi tatmin etmenin farklı yollarını keşfedene kadar bununla devam edeceğiz. gerçi bize inanmanız, sözlerimizden daha büyük bir kabahat sayılmalı. masa da daha genç değil, biraz dinç duruyordu.
masa tıkırdayıp gülümsedi:
- bakar mısınız, nasıl da sağlamım... gençleştiğimi hissediyorum. cila da atarız, değil mi?
yaşlılık bu olmamalı, diye bir başıma gıybet ettim: haset.
            - emekli olmak varlığa güç veriyor. toplu taşımalarda seyahat etmek istiyorum!
keyifli günler uzun sürmedi. birkaç on yaş yenilenen masa için bir dilekçe geldi. tekrar işler olabilirmiş. böylece masa’nın emeklilik hayalleri son buldu.
masa bunu kabullenmekte zorlandı. sinir krizleri geçiriyor, parçaları çatırdıyordu. bütün parıltısı günden güne siliniyordu. sonunda kendini evin en rutubetli odasına kapattı. onu gün ışığına çıkarmak için çabalıyordum. iyice nemlenmiş olmalıydı. nedendir, kendisine yardım etmeme izin vermiyordu.
çok sürmedi, geceleri masa’nın odasından testere sürtünmesini anımsatan sesler gelmeye başladı. elbette sesleri tahtakurusu olarak varsaydım. gözümü kapadığımda bütün evi ve tabii bedenimi sarmış tahtakuruları görüyordum. dayanılacak gibi değildi.
masa’nın gecekondumda eskisi gibi işe yaramayacağı gün gibi açıktı. yalnız benim değil; masa kendine de yararlı olamazdı. belki böyle değildi. fakat onu istemiyormuşum gibi göründüm. uzatmanın anlamı yoktu. masa’yı sattım. onu bir marangoz tezgâhına eklediler. evime dönüp tek halıyı kaldırdım. kovaları beton zemine koydum.
reklam:

plastik cerrahi kaybettiğiniz yılları geri verebilir.

bu öykü fosforlu elma dergisi (3)'nde yayınlanmıştır. 

6 Temmuz 2015 Pazartesi

yeni bir...


yeni bir yara açıyorum avuçlarıma. en sert dişin etime giriyor. hoşnutsun. bu iyi. 

30 Mayıs 2015 Cumartesi

kimden kimden


 
insan / düşünür:

nasıl da yabancıyım sana dünya! sen kır kolumu, kanadımı; ben darbenin nereden geldiğini şaşırayım. nasıl da habersizim kendimden ve yaralarımın izlerinden... ne çok darbe yemişim... kimden? kimden? yok edilsin gözlerim, sağır olsun kulaklarım... gülüyorsun değil mi? belki fısıltın anlamadığım bir dilden bana:

"zaten öyle değil misin?" 

ağlıyor insan. kendini kaybetme yolunda ilk adımı atıyor. tüller arasında ilk saati kaldırımlardan süzülerek aşıyor.
| emine yıldız

15 Nisan 2015 Çarşamba

yol üstü - sırat - yol


belki de insan, şimdi burada olmak istemiyordur. çevresinden ses de kesilmiyordur:

"şimdi yürüdüğün yollar için gelecekte pişmanlık nöbetlerinden kıvranarak öleceksin."

"geçip giderken neler hissedeceksin, seni hazcı! yalnızca kendini düşünüyorsun. önce buralara bir bak, belki etrafta senin için biraz daha beklenti vardır."

kıvranır insan:

"bitmiyor, allah'ım bitmiyor!"

"burada olmak istemediğini biliyorum, canım. seni çok iyi anlıyorum. sen zaten buraya ait değilsin. ancak..."

çabanın öznesi veya nesnesi olmaklığa mahkum edilmiştir. 
...
canı acıyor insan'ın. kendi ötesine geçmek istiyor, az ileride bir sırat, sonrası ufku görünmez mavilik... gitmesin mi sizce insan? bırakılmasın mı? hakkı yok mu aramaya gerçeğini? kalıplaştırılmak zorunda mı?

( insan, yine sıkıntılıydı. bunları yalnız benimle paylaştığı için sıkıntısı tükenmiyor. sonuçta ben de onu sınırlarıma hapsediyorum ama bu son konuşmamızda yüzünde diğerlerinden farklı bir ciddiyet gördüm. öncelikle kendinden emindi, kararı kesindi. benimle konuştuktan sonra yanıma bir daha uğramadı. zaten yanıma geldiğinde omzunda heybeden bozma bir çanta taşıyordu. gideceğini anlamadım. dolayısıyla ona yolluk da koyamadım. en sevdiği cümleleri, hayalleri, -ha!- bir de küçük bir çocuk siluetini rafında bırakıp gitti. onun yolcu oluşuna üzülmedim. beni üzen, hayallerini bıraktıran sebepti. o sebebi anlayacak değilliğim…)

emine yıldız



2 Nisan 2015 Perşembe

lütfen dili



duvarın dili olur mu? hâlden anlar mı insan, konuşsa duvar? duvarın olur mu hiç dili? dili hîç!

26 Mart 2015 Perşembe

onlar inmelik merdiven, güzelim.



"pastamızı ekmekle yeme zamanıdır, güzelim."

dilimizle dudaklarımızı şöyle bir ıslatma zamanı. fırsat buldukça yaz bana demişsin. seni kaçıran ben, fırsatı ele alacak değilim. biraz dursam, nerede, diye bağıracaksın, şu saatler. benden dakikaları artırmamı isteyeceksin hatta bir çeşit tanrı olmamı. zeus'un meydanı boş bırakmasının sonuçlarından biridir seni sevmek. tanrı, seni bana sunarken şöyle demişti:

"onlar inmelik merdiven, güzelim."

kılıç gibi yerimi yadırgadım. belki iyi bir merdiven çıkıcısı olursam, çarklar bana vız gelebilirdi. merdivenden çıkarsam asırlar boyu kendimden söz ettirebilirdim. seni kaçırmamın anlamını kürsülerde haykırabilirdim.

işte, derdim, fırsat burada.

sen alnımdan öperdin. dünyanın başkanı bile öperdi beni. plakete gark olurdum. bir çift çorap örerlerdi bir yerime geçirilmesi gereken. aradığımız fırsat ayağımıza getirildi. buyurun intihal!