giriş
- bayım, bu
kaça?
- bayım mı? ha
ha! onun kaçıncı sahibi olacağını tahmin edersen onu sana kimliğiyle birlikte,
tahminin doğruysa beş kuruşunu almadan vereceğim.
- böyle
deyince bakın, heyecanlandım. ellerim titremeye başladı. birazdan terler de.
fakat teklifiniz bana zarar vermez. işte, tahminimi söylüyorum: yedinciyim.
- baştan sona
doğru: on dört yıl, dört yıl; üç yıl, iki yıl; bir ve beş hafta! al. senindir. sende
paralansın. ha ha!
masa’yla bağımız böyle kuruluyor.
satıcı adam, bir top elyafla ip getiriyor. masa’nın yüzeyini kaplıyor. tam o
sırada fark ediyorum. masa topal. adam, pişkin pişkin gülüyor. masa’nın ayağını
çekiştiriyor. uygunsuz bir hareket. masa inliyor. bacak, adamın elinde kalıyor.
adam gülüyor, masa, bacağının yeniden takılmasını bekliyor, ben de bekliyorum.
sonra ikimiz birlikte yollanıyoruz. arkamızdan satıcı bağırıyor:
-
bir ara elyafla sicimleri getirirsin.
gizli emri başımla bile
onaylamıyorum. elyafı satıp bir şişe tutkal almalıyım.
...
diğer yerden bir giriş
bir gecekonduda oturuyorum. yalnızım. herkes gibi. işçiyim. erkek
değilim.
...
gazeteden bir parça koparıp
masa’nın bacağına sıkıştırdım.
- bir bacağım
kısa kalmış dik durmaya.
zararı yok, diyeceğim.
vazgeçiyorum. alıngandır. ona söyleyeceğiniz söz üzerinde oldukça düşünür de
hiçbir şey söyleyemezsiniz. açıkçası iyice yaşlanan - eskiyen değil - masa’nın
kendini tahtakurularına teslim edebileceğinden korkuyorum. intihar! buna başka
bir isim vermek aptallık olurdu. hem nasıl... delik deşik bir ihtiyar. onu
böyle hayal etmem zor olmadı. odamı ahşap tozun kaplamasından daha korkunç bir
şey bulmak için çabalıyorum. biraz daha düşünürsem bulacağım; eminim.
cilasız masa’nın bacaklarını
kontrol ediyorum. uzun sürmedi. biri kısa, üç bacak. bu hâliyle ondan ne
yapılır? duvara yaslamıştım onu bir işe yaraması için. yaradı da. ilk faydası
beni yerde yemek yemekten kurtarması oldu. artık hesap kitap işlerimi yatağımın
ayak ucuna ilişerek yapmamın anlamı yoktu. çatımın akması masa’nın gelişiyle
sorun olmaktan çıktı. üzerine koyduğum kovalar sayesinde küçük bir tasarruf
bile yapıyordum. bir de itiraf etmeliyim; gök gürültülerinde ona sığınıyordum. ancak elbette böyle devam etmedi. üzerinde
yemek yediğim herhangi bir gün devrildi. bacaklarından biri eklem yerinden
kopmuştu. masa, ikinci kez sakatlandı.
- iyiyim, diye
geçiştirdi.
döşemeye
saçılmış az biraz yemeğimi görünce inledi:
- allah beni
kahretmesin, yemeğinizi ziyan etmişim...
masa’nın utancı yüzümü kızarttı.
bunu sürdürmenin anlamı yoktu. masa yaşlıydı. hem onun yedinci sahibiydim. bu
boşuna olamazdı. sıfatımın hakkını vermeye başlayacaktım.
masa’ya onu emekliye ayırmak
istediğimi söyledim. hemen işlemlere geçtik. masa, devletten sigortalıydı. bu
yüzden kısa sürede sonuca varamayacağımızı biliyordum. bu aralıkta yeni bir
kaza yaşanabilirdi. ısrarla işlerini sürdürmek istediği bir gün ona:
- temkin
ihmale gelmez, diye bağırdığımı hatırlıyorum.
bu sözümle masa’yı kırmış
olmalıydım. sanırım bundan, benimle uzun bir süre konuşmadı. evet, vicdanlı bir
sahiptim. yine de bu onu umursamak zorunda olduğumu göstermiyordu; önemsemedim.
masa’nın üzerindeki bütün görevleri almaya karar verdim. böylelikle geriye
altında barınma işi kalıyordu.
- inanın,
yağmur beni yormuyor. beni yine duvara dayayın. göreceksiniz hiçbir işimi aksatmayacağım.
aylar sonra kurduğu bu
cümlelerden dolayı ondan nefret etmemek elde değildi. ancak ben nefret etmem.
dolayısıyla bunu geçelim. sahi, neden nefretten bahsi açtık ki? öfkeden biraz
aşağı bir kızgınlığım vardı, bu kadar.
masa’yı bir gün yine duvara dayadım. onu incitecek kadar
çalıştırmadım. fakat o kendini kırdı. onaylı ilk maaş dilekçesini aldığımızda kaçınılmaz
oldu, emeklilik ikramiyesini koca bir şişe tutkala harcadı...
tutkalla kendini adeta sabitledi.
ona eskisinden daha genç göründüğünü söyledim. bilirsiniz biz yazarlar
yalancıyızdır. ne yazık ki elimizden başka iş gelmiyor. sizi tatmin etmenin
farklı yollarını keşfedene kadar bununla devam edeceğiz. gerçi bize inanmanız,
sözlerimizden daha büyük bir kabahat sayılmalı. masa da daha genç değil, biraz
dinç duruyordu.
masa tıkırdayıp gülümsedi:
- bakar
mısınız, nasıl da sağlamım... gençleştiğimi hissediyorum. cila da atarız, değil
mi?
yaşlılık bu olmamalı, diye bir
başıma gıybet ettim: haset.
-
emekli olmak varlığa güç veriyor. toplu taşımalarda seyahat etmek istiyorum!
keyifli günler uzun sürmedi. birkaç
on yaş yenilenen masa için bir dilekçe geldi. tekrar işler olabilirmiş. böylece
masa’nın emeklilik hayalleri son buldu.
masa bunu kabullenmekte zorlandı.
sinir krizleri geçiriyor, parçaları çatırdıyordu. bütün parıltısı günden güne
siliniyordu. sonunda kendini evin en rutubetli odasına kapattı. onu gün ışığına
çıkarmak için çabalıyordum. iyice nemlenmiş olmalıydı. nedendir, kendisine
yardım etmeme izin vermiyordu.
çok sürmedi, geceleri masa’nın
odasından testere sürtünmesini anımsatan sesler gelmeye başladı. elbette sesleri
tahtakurusu olarak varsaydım. gözümü kapadığımda bütün evi ve tabii bedenimi
sarmış tahtakuruları görüyordum. dayanılacak gibi değildi.
masa’nın gecekondumda eskisi gibi
işe yaramayacağı gün gibi açıktı. yalnız benim değil; masa kendine de yararlı
olamazdı. belki böyle değildi. fakat onu istemiyormuşum gibi göründüm. uzatmanın
anlamı yoktu. masa’yı sattım. onu bir marangoz tezgâhına eklediler. evime dönüp
tek halıyı kaldırdım. kovaları beton zemine koydum.
reklam:
plastik cerrahi kaybettiğiniz
yılları geri verebilir.
bu öykü fosforlu elma dergisi (3)'nde yayınlanmıştır.