15 Haziran 2016 Çarşamba

yedinci sahip


giriş
- bayım, bu kaça?
- bayım mı? ha ha! onun kaçıncı sahibi olacağını tahmin edersen onu sana kimliğiyle birlikte, tahminin doğruysa beş kuruşunu almadan vereceğim.
- böyle deyince bakın, heyecanlandım. ellerim titremeye başladı. birazdan terler de. fakat teklifiniz bana zarar vermez. işte, tahminimi söylüyorum: yedinciyim.
- baştan sona doğru: on dört yıl, dört yıl; üç yıl, iki yıl; bir ve beş hafta! al. senindir. sende paralansın. ha ha!
masa’yla bağımız böyle kuruluyor. satıcı adam, bir top elyafla ip getiriyor. masa’nın yüzeyini kaplıyor. tam o sırada fark ediyorum. masa topal. adam, pişkin pişkin gülüyor. masa’nın ayağını çekiştiriyor. uygunsuz bir hareket. masa inliyor. bacak, adamın elinde kalıyor. adam gülüyor, masa, bacağının yeniden takılmasını bekliyor, ben de bekliyorum. sonra ikimiz birlikte yollanıyoruz. arkamızdan satıcı bağırıyor:
            - bir ara elyafla sicimleri getirirsin.
gizli emri başımla bile onaylamıyorum. elyafı satıp bir şişe tutkal almalıyım.
...
diğer yerden bir giriş
bir gecekonduda oturuyorum. yalnızım. herkes gibi. işçiyim. erkek değilim.
...
gazeteden bir parça koparıp masa’nın bacağına sıkıştırdım.
- bir bacağım kısa kalmış dik durmaya.
zararı yok, diyeceğim. vazgeçiyorum. alıngandır. ona söyleyeceğiniz söz üzerinde oldukça düşünür de hiçbir şey söyleyemezsiniz. açıkçası iyice yaşlanan - eskiyen değil - masa’nın kendini tahtakurularına teslim edebileceğinden korkuyorum. intihar! buna başka bir isim vermek aptallık olurdu. hem nasıl... delik deşik bir ihtiyar. onu böyle hayal etmem zor olmadı. odamı ahşap tozun kaplamasından daha korkunç bir şey bulmak için çabalıyorum. biraz daha düşünürsem bulacağım; eminim.
cilasız masa’nın bacaklarını kontrol ediyorum. uzun sürmedi. biri kısa, üç bacak. bu hâliyle ondan ne yapılır? duvara yaslamıştım onu bir işe yaraması için. yaradı da. ilk faydası beni yerde yemek yemekten kurtarması oldu. artık hesap kitap işlerimi yatağımın ayak ucuna ilişerek yapmamın anlamı yoktu. çatımın akması masa’nın gelişiyle sorun olmaktan çıktı. üzerine koyduğum kovalar sayesinde küçük bir tasarruf bile yapıyordum. bir de itiraf etmeliyim; gök gürültülerinde ona sığınıyordum.  ancak elbette böyle devam etmedi. üzerinde yemek yediğim herhangi bir gün devrildi. bacaklarından biri eklem yerinden kopmuştu. masa, ikinci kez sakatlandı.
- iyiyim, diye geçiştirdi.
döşemeye saçılmış az biraz yemeğimi görünce inledi:
- allah beni kahretmesin, yemeğinizi ziyan etmişim...
masa’nın utancı yüzümü kızarttı. bunu sürdürmenin anlamı yoktu. masa yaşlıydı. hem onun yedinci sahibiydim. bu boşuna olamazdı. sıfatımın hakkını vermeye başlayacaktım.
masa’ya onu emekliye ayırmak istediğimi söyledim. hemen işlemlere geçtik. masa, devletten sigortalıydı. bu yüzden kısa sürede sonuca varamayacağımızı biliyordum. bu aralıkta yeni bir kaza yaşanabilirdi. ısrarla işlerini sürdürmek istediği bir gün ona:
- temkin ihmale gelmez, diye bağırdığımı hatırlıyorum.
bu sözümle masa’yı kırmış olmalıydım. sanırım bundan, benimle uzun bir süre konuşmadı. evet, vicdanlı bir sahiptim. yine de bu onu umursamak zorunda olduğumu göstermiyordu; önemsemedim. masa’nın üzerindeki bütün görevleri almaya karar verdim. böylelikle geriye altında barınma işi kalıyordu.
- inanın, yağmur beni yormuyor. beni yine duvara dayayın. göreceksiniz hiçbir işimi aksatmayacağım.
aylar sonra kurduğu bu cümlelerden dolayı ondan nefret etmemek elde değildi. ancak ben nefret etmem. dolayısıyla bunu geçelim. sahi, neden nefretten bahsi açtık ki? öfkeden biraz aşağı bir kızgınlığım vardı, bu kadar.
masa’yı bir gün yine duvara dayadım. onu incitecek kadar çalıştırmadım. fakat o kendini kırdı. onaylı ilk maaş dilekçesini aldığımızda kaçınılmaz oldu, emeklilik ikramiyesini koca bir şişe tutkala harcadı...
tutkalla kendini adeta sabitledi. ona eskisinden daha genç göründüğünü söyledim. bilirsiniz biz yazarlar yalancıyızdır. ne yazık ki elimizden başka iş gelmiyor. sizi tatmin etmenin farklı yollarını keşfedene kadar bununla devam edeceğiz. gerçi bize inanmanız, sözlerimizden daha büyük bir kabahat sayılmalı. masa da daha genç değil, biraz dinç duruyordu.
masa tıkırdayıp gülümsedi:
- bakar mısınız, nasıl da sağlamım... gençleştiğimi hissediyorum. cila da atarız, değil mi?
yaşlılık bu olmamalı, diye bir başıma gıybet ettim: haset.
            - emekli olmak varlığa güç veriyor. toplu taşımalarda seyahat etmek istiyorum!
keyifli günler uzun sürmedi. birkaç on yaş yenilenen masa için bir dilekçe geldi. tekrar işler olabilirmiş. böylece masa’nın emeklilik hayalleri son buldu.
masa bunu kabullenmekte zorlandı. sinir krizleri geçiriyor, parçaları çatırdıyordu. bütün parıltısı günden güne siliniyordu. sonunda kendini evin en rutubetli odasına kapattı. onu gün ışığına çıkarmak için çabalıyordum. iyice nemlenmiş olmalıydı. nedendir, kendisine yardım etmeme izin vermiyordu.
çok sürmedi, geceleri masa’nın odasından testere sürtünmesini anımsatan sesler gelmeye başladı. elbette sesleri tahtakurusu olarak varsaydım. gözümü kapadığımda bütün evi ve tabii bedenimi sarmış tahtakuruları görüyordum. dayanılacak gibi değildi.
masa’nın gecekondumda eskisi gibi işe yaramayacağı gün gibi açıktı. yalnız benim değil; masa kendine de yararlı olamazdı. belki böyle değildi. fakat onu istemiyormuşum gibi göründüm. uzatmanın anlamı yoktu. masa’yı sattım. onu bir marangoz tezgâhına eklediler. evime dönüp tek halıyı kaldırdım. kovaları beton zemine koydum.
reklam:

plastik cerrahi kaybettiğiniz yılları geri verebilir.

bu öykü fosforlu elma dergisi (3)'nde yayınlanmıştır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

harflere dokunabilirsiniz...